Pepo, Keko… Kam kist, mı kist*... / Gülseren Kılıç

Dersim 38, kanayan bir yaradır yüreklerimizde. Telefonumun pin kodu, kredi kartımın şifresidir 1938. Dersim coğrafyasında dağ taş bilir, kerpiç evler, zemul kokan, kenger, gelincik dolu yaylalar, mezralar, Kırkgözeler bilir 38’i. Munzur Çayı 38’den beri çırpına çırpına akar; “Bağrıma alıp da akıp çok uzaklara, bıraksaydım da katletmeselerdi halkımı” der, ağlar. Çoğalan sular gözyaşlarıdır Dersim’in.Seyhusen dinlenmektedir mezarında. Bir dahaki nüfus sayımına biriktirdiği taşlar kucağındadır. Dersim’in boş sokaklarında bulamadığı halkını soracaktır. “Zalimler nereye götürüp kestiniz? Verin halkımı, öldürmeyin!” diyecektir.Kulaklarımda çocukluğunu, gençliğini yaşayamayan, üzüntüden gözlerini kaybetmiş kitaplar dolusu efsaneler, masallar, kahramanlık destanları bilen bilge Hasan Babamın iki telli sazla söylediği Dersim ağıtları hiç susmaz. Benim kuşağım da çok iyi bilir Dersim 38’i, küçücük bebeler de… Çünkü biz, çoğu yalan yanlış yazılan kitaplarda, sahte belgelerde değil, birebir 38’i yaşayan canlı tanıklardan, o mübarek dedelerden, ninelerden dinlemiş, öğrenmişiz halkımıza yaşatılanları, yok edilen hayatları.
Gülender Anamı da ölülerin altından çıkarmışlar, minik vücudu süngü, kurşun yaralarıyla, çiziklerle, yara berelerle doluymuş. Ölümüne kadar geçen 45 yılda da o izler hep sızladı, kanadı. Her birinde yüzlerce karanlık, acı hatıra gizliydi. Dersim katliamı, silinmeyecek bir iz bırakmıştı yüreğinde, beyninde.

Gururlu, şefkatli, onurlu anacığım, kıyamazdı bize, belli etmezdi ağladığını, üzüldüğünü ya; her şeyi anlardı çocuk yüreklerimiz. Yağmurun hiç eksilmediği gözlerine baktığımızda, “Ez tore bımıre bıra bıra” (Ben sana öleyim kardeşim) diyerek, 17 yaşında katledilen dayımın, dedemin, ninemin acısına söylediği sessiz ağıtlarını duyar gibi olurduk.Çocukken yazları düzenli olarak gittiğimiz Dersim’deki köyümüz Askisor’da 38’i birebir yaşayıp, mağaralarda ve dağlarda gizlenip zorlukla kurtulan köyün yaşlıları, her defasında yeniden anlatırdı yaşananları yaşlı gözlerle:
“Annemi çok seven bir gelin varmış, boynunda oralarda âdet olan beşibiryerde… Katliam sırasında askerin biri, bir yandan altınları koparıp almaya çalışıyor, bir yandan da direnen gelinin boynunu kesiyormuş kasaturayla. 4 yaşlarındaki minicik Gülender Annem, askerin bacaklarını tutuyormuş, gelini kurtaracak güya, askeri tırmalıyormuş. Çığlık çığlığa, ‘Mekı, mekisı, raverdı’ (Yapma, öldürme, bırak) diye ağlıyormuş. Süngülemişler anamı.”
“Upuzun saçlarıyla, güzeller güzeli Çiçek Teyzemi yakalamışlar katliam günlerinde. Üç minik çocuğu var; iki oğlan, bir kız. Yüzbaşı teyzemi beğenmiş, Türkçe bilenlere demiş ki: ‘Söyleyin bu kadına, benimle gelirse sülalesini öldürmeyip sürgüne göndertirim’. Tercüme etmişler; teyzem ‘Zalim’ diye haykırmış, ‘Onca ağaları, beyleri, hatunları, pirleri, masum bebe-leri katlettiniz, benim canım onlardan kıymetli mi? Senin gibi melunla işim ne?’, tükürmüş yüzbaşının suratına. Bunun üzerine iki küçük bedeni süngüye takıp kaldırmış zalim. Teyzem bu acıya dayanamamış, sadece ‘Ahhh!’ diyebilmiş derinden, oracıkta ölmüş.”Bizimkiler, “Acıya dayanamadı, ciğeri koptu” derdi. Yaşasaydı bin kere ölürdü kahrından, onun yerine o acıyı annem çekti. Acı bununla da tükenmedi. Teyzemin kalan tek evladını, ölülerin altından yaralı çıkarmışlar. Malatyalı bir yüzbaşı evlatlık almış, büyütmüş, evlendirmiş. Sülalemizden sağ kurtulabilen büyüklerimiz tarafından yıllarca süren aramalar sonucu, Malatya’da bulunmuş. Fakat benliği, kimliği çalınmış, tamamen asimile edilmiş durumda. Şimdilerde İstanbul’da ikamet ediyor; bizlere uzak, mesafeli, soğuk ve yabancı.Bizler, kardeşlerimle yorgun ömrümüzün yarısını devirdiğimiz halde kanatları kırılmış kuşlar, dalları bükülmüş, budanmış, susuz bırakılmış ağaçlar gibiyiz şimdilerde. Bir yanımız hep eksik. Ninemizi, dedemizi, teyzemizi, dayımızı göremedik. Elinden çocukluğu alınmış anacığım, yüreği yaralı, acıları hep taze biçimde, gözlerinde ağabeyi, ablası, babası, annesi ve tüm yakınlarının, halkının katledilişinin kanlı resimleriyle, gülmeyi öğrenemeden, 45 yaşını bile bitiremeden göçtü gitti.Dersim katliamını yapanlar, yaptıranlar halkımın çocukluğunu, gençliğini, toprağını talan edenler, ötekileştirdiklerinin masum bebelerini kesenler, Dersim gelinlerinin, kızlarının tecavüze uğramamak için el ele tutuşup Laç Deresi’ne, Munzur’a atlayışını seyredenler, o masumların, o yiğitlerin yaşamlarına, canlarına kastedenler nasıl bir zihniyetin temsilcileridir? Bu katliamda payı olanların yürekleri var mıdır? Hiç vicdan azabı çekmişler midir?Şimdilerde yine Dersim’de katledilen onurlu ve yiğit atalarımızın, seyitlerin, pirlerin, anaların, masum bebelerin, o asil halkımın kanlarının izlerini taşıyan topraklarında gözleri var.
Dersim, Munzur Çayı’na, zemul kokan kengerle, gelinciklerle, sarı dağ çiçekleriyle süslü yamaçlarına, yağmura, gözelere ve doğal şelalelere, ziyaretlere alışmış, onlarla yaşıyor. O mübarek coğrafya, Munzur Vadisi yok edilerek, köyler ve mezralar sular altında boğdurularak, yaralı halkım yeniden bir yerlere göçe zorlanıyor. Dersimliler dillerini, anılarını, yok edilen hayatlarını unutsun diye… Bilmezler ki biz dağılsak da ‘daye, bıra, bavo, piro, ya Hızır, haval’ nidalarıyla ses bulan ağıtlarımız, rüzgâra tutunup gelir de çöker zalımların tepesine…Pepug kuşları kaçtıkları, saklandıkları, gizlendikleri her yere ulaşıp yanı başlarına konar. “Pepo, Keko… Kam kist, mı kist…” (Kim vurdu, ben vurdum… Kim öldürdü, ben öldürdüm… Kim kesti, ben kestim…) der. O zalimlerin kirli ağızlarında sakladığı, inkâr ettiği katliam itirafını en yüksek sesle söyler. Seyit Rıza, Bozatlı Hızır’ın atının terkisinde dikilir karşılarına ve yüzlerine tükürür gider.



*Dersim yöresinde, Pepug kuşlarının evlerin çatısına konarak ölümleri haber verdiklerine dair bir inanış vardır.

Gülseren Kılıç ( Dersimli halk müziği sanatcısı )