Kadın, Şiddet, İşkence: Başka bir hikaye mümkün – Sevim Yalıncakoğlu

12 Eylül darbesiyle ilgili en ufak bir şey duysam aklıma ilk gelen kelimeler, işkence ve cezaevi. Cezaevleri içinde Diyarbakır, Diyarbakır Cezaevi içinde kadınlar. Bu işkencehane ile ilgili çok fazla kaynaktan, başka insanlardan yazılmış, anlatılmış sayısız anı okudum. Her okuduğumda kanımı donduran insan bedeninin ve zihninin dayanma sınırını zorlayan işkenceler, zulümler. Okuduğum her anlatıda hep başka işkence yöntemleri kullanılmış. En son okuduğum yazı, geçen hafta Agos Gazetesi’nde yayınlandı. Ermeni bir devrimci olan Garabed Demircioğlu Agos’a verdiği röportajda diyor ki: “Devrimci kimliğimin yanında bir de Ermeni kimliğim eklenince diğer mahkumlara göre daha ‘özel’ bir muamele gördüm. Subayın biri sırf içtiği sigaranın dumanını yüzüme üflesin diye beni Filistin askısına astırırdı.” Okuduğumda ilk hissettiğim, insandan korkmak oldu. Zulmün sınırı yokmuş.Anlatılan binlerce anıya, yapılan yüzlerce çeşitlilikte işkenceye rağmen beni en fazla etkileyen Diyarbakır Cezaevi’nde kadınlara yönelik işkence şekli oldu. Bu işkencenin mimarı, dönemin Diyarbakır Cezaevi Müdürü Esat Oktay Yıldıran. Sözlük yazmak isterseniz eğer “cani” kelimesinin karşılığında bu zatın adını yazarsanız başka açıklama yapmanıza gerek kalmaz.
Bu müdürün uyguladığı işkence yöntemleri konusunda sayısız hikayeler anlatılmıştır. Köpeği Co’yu işkencelerde kullandığı hemen hemen herkesin anlatımında geçer. Kendi iğrenç emellerine bir hayvanı alet ederek ruhundaki zehrin doruk noktasında olduğunu kanıtlamıştır. Bu zatın, köpeğini çiğ etle beslediği için köpeğin kan kokusuna aşırı duyarlı hale geldiği yazılır. Her okuduğumda kanımı donduran işkence de köpeğin bu özelliğinden kaynaklanıyor. Ertuğrul Mavioğlu’nun “Asılmayıp Beslenenler” kitabında bir kadın anlatıyor: “Bizi sıra halinde bahçeye diziyorlardı, köpek o gün hangi kadın adetliyse onun bacak arasına saldırıp cinsel organını ısırmaya çalışıyordu. Müdür ipi bir bırakıp bir çekiyordu, bu saldırı hem onurumuzu kırıyor hem de kendi bedenimize, kendi doğamıza düşman olmamıza neden oluyordu.” Kadın bedenine yönelik saldırılardan belki de en korkuncu bu gibi geliyor bana. Esat Oktay’ın cani ruhundan fışkıran bu işkence, kadını aşağılık görmek; kendi döllendiği rahime duyduğu nefretinde yatıyor.
Cezaevlerinde, karakollarda kadına yönelik en yaygın işkence; tecavüz. Cezaevi dışında da çok sayıda maruz kalınan bu suç, toplum nezdinde edeni değil tecavüze maruz kalan kadını kirlenmiş görüyor. 12 Eylül sonrası çekilen bütün Yeşilçam filmlerinde tecavüze uğrayan kadınlar hep kirli, zavallı gösterilir. Kadın tecavüze uğrar, sevgilisi adamı öldürür hapse girer, kadın ya intihar eder ya da geneleve düşer. Çünkü kadın için başka bir yolun olabileceği akıllarına gelmez. Hiçbir senarist, tecavüz edilen kadının sevgilisiyle beraber kol kola yasal mücadele verdiğini anlatmaz. Toplum, tecavüz edeni aşağılık görmek yerine mağdur olan kadını ‘kirli’ sayar.
Fakir Baykurt “Tırpan” adlı romanında zorla evlendirilen kahramanı Dürü’ye başka bir son hazırlamıştır. Köy ağası Mustu evlerinin önünden geçerken Dürü’ye aşık olur. Dürü, ağayı istemese de ağanın parasına tav olan babası Dürü’yü zorla ağaya verir. Dürü’nün buna boyun eğmeye hiç niyeti yoktur. Sonunda köyün diğer kızları ve Iraz Ebe’nin yardımıyla kazanan, Dürü Kız olacaktır. Adı artık Yeşilçam olmayan Türkiye Sineması Dürü’nün hikayesini anlatmalı artık..


Kaynak :Jiyan