SUREDAR: Doğanın Boğmak İstenen Karar Sesine İtiraz

“Derler ki; ağaç ateşte yandığında, karınca ağacı bırakmaz, kaçmazmış. O da ağaçla birlikte yanarmış, zamanın birinde derler, ağaca ikrar vermiş karınca; ‘Beni kendinde sakla, ateşinde sakla, külünde…’ ”

Şiir ve müzik buluşması Suredar, raflardaki yerini aldı. Suredar sadece şiir ve müzik albümü değil; aynı zamanda karıncanın ve ağacın damarlarına bırakılan ateşe de bir isyan. Çok sayıda sanat insanının çıktığı kentin yetiştirdiği şair ve bir grup müzik insanının bir araya gelmesiyle, dağın, taşın ikrarını ifade eden kolektif bir ürün olarak ortaya çıktı Suredar. Ekip, şair ve yazar Mehmet Çetin’in yazdığı şiirlerin müzikle harmanlandığı albümlerini, “Dersim’de yapılan barajlarla doğanın boğmak istenen karar sesine bir itiraz” olarak tanımlıyor.

Albümün öyküsünü, sözleri yazan Çetin ile müzikleri yapan Umut Akar, Eyüp Hanoğlu ve Şahin Okay’dan dinledik.


Suredar’ın hazırlanış sürecinden başlayalım. Sizler nasıl bir araya geldiniz?

Eyüp Hanaoğlu: Avrupa’da yıllardır bir aradaydık zaten “İnsanın neresi ağrısa canı ordadır” diye bir söz var. Canımızın yandığı yerden bir araya gelme başladık. Kültürün, dilin, doğanın bir arada ahenkle yaşadığı bir coğrafya, bir düzen vardı o topraklarda. Bunların kaybolması, kültürel değerlerin artık yaşamın içinde bir karşılık bulamıyor olması, dilin ve sözlü aktarımın giderek yok olması üzerine “biz ne yapabiliriz” diye yola çıktık. Umut, raasure ismini verdiği bir çalım tekniği geliştirmişti ve bunun üzerinde çalışıyordu. Mehmet Çetin’in 25 yıllık şiirleri vardı. Geçmişle bu günü nasıl buluşturabiliriz, bu sesleri bu tınıları, sözleri nasıl oraya ulaşabiliriz diyerek bir araya geldik.


Şahin Okay: Suredar, biraz da herkesin kendi içine dönüşünün, iç hikâyesinin bir ortak mecraya aktarılmasıdır. Bu aynı zamanda dışarıda, Avrupa’da bulunmanın da verdiği bir durum. Kanayan yaranı sürekli besler ve merhem ararsın. Biraz kişisel gibi görünse de, bu, bizim geldiğimiz kültür ve coğrafyanın merhem arama aşamasıdır diye düşünüyorum.


Senin geliştirdiğin bu raasure tekniği biraz açabilir misin?


Umut Akar: Avusturya’da bir müzisyen arkadaş albüme dair şöyle demiş: “insan gülerek ağlayabiliyor dinlerken”. Kırmancki dilinde bir şeyler yapıldığında sözün ve müziğin birbirinden çok ayrılamayacağı noktasında buluştuk. Sözün tınılarla birlikte sohbet edebileceği bir konsept çıkarmaya çalıştık. Benim 2004’te yayımlanan “Seyir Defteri” albümümden sonra büyük bir buluşma yaptık. Bu dilde müzik yapan, yazı yazan, düşünen insanların bir araya gelişinden sonra şöyle bir karar aldık. Dilimiz yok olma tehlikesi yaşıyor, herkes bir yandan çabalar gösteriyor. “Herkesin yapabileceği yolda, kendi uçurumunu bulma” gibi bir cümle kurmuştuk. Bu yolu kendimizce raasure(kızılların yolu) diye tanımlayarak işe başladık. Raasure’yi “bir dönemin duyarlılığı” olarak düşünüyorum. Düzen olarak yaklaşık 90’lı yıllardan beri uğraşıyorum. O dönemde Yorum, Munzur gibi sol gruplarla bağlama çalıyorduk. Bu grupların çoğu “Dersim ve yöresel türkülerimizi bağlama üzerine alırsak, raha düzeninden çalarsak olur” diyorlardı. Onun karşılığında da deyiş ve başka makamlar vardı. Bizse gitarla çok şey yapılabileceğini söyledik. Orayı daha çok temsil edebilecek, ne batıya fazla kayan, ne de hüseyni makam dediğimiz makama kayabilecek bir şekilde. Var olan bir şeyin yok olmayacağını düşünerek bu enerji ve tınıların aranması ve tekrar güncele getirilmesi gerekiyordu. O tınıları raasure ile ilk adımını atarak yaptığımızı düşünüyoruz.


Suredar ile Aslında Dağımıza Çekildik


Suredar’daki şiirler sana ait. Son derece bilinçli seçilmiş kelimeler, soyutlamalar var. Bunların albümle buluşması nasıl oldu?


Mehmet Çetin: Bu albümün şiirlerinin yazımı, seslendirmesi bana ait olabilir, müzikler Umut Akar’a ait olabilir ama işin gerçeği bu albüm tam bir ortak çalışma. Söze de katkısı oldu arkadaşların. Hepimizin her şeye hem itirazı, hem önerileri oldu. Söz ve müzik düzeyinde, grafik düzeyinde ve daha birçok alanlardaki emekleri sevgiyle hatırlamak lazım. Sanki biz dağımıza çekildik aslında. Bize ait olmayan ülkelerde, kentlerde, dillerde sıkışıp kaldığımız yerden, anladığımız, aklımızın yettiği, hatırladığımız kadarıyla, sesimiz ve seslenişimizle dağımızın eteğine geri çekildik. Ulaşabildiğimiz, belleğimizin ya da yazılı görsel, işitsel kaynakların hatırlattıklarıyla, hem hatırlamaya, hem hatırlatmaya çalıştık. Bu ekipte Kurmanc da var, Şafi Saza da var, Kızılbaş Dersimli de var. Yaslandığı dağının menziline düşen her ne var idiyse, kadimden bu güne, izlerden, seslerden birbirimizi bulmaya, birbirimizle sohbet etmeye, sohbetimizi de mümkün olduğunca insanlara söz ve müzik yoluyla vermeye çalıştık. Kendi adıma bu dile yetmediğimi düşünüyorum. Yetebileceğimi de sanmıyorum. Galiba dilin tarihsel olarak içine düşürüldüğü süreçle alakalı bir şey. Yazılı geleneği olmayan, bir sır gibi bu dille yazılı bir gelenek oluşturmaya çalışıyoruz. Bu dil sözlü kültürdür, kırsal kültürdür ve müthiş metaforları vardır. Ama yazılı imge geleneğindeki eksikliği çok hissediyoruz. Ben 83’te Metris’te bir hücre duvarına Kırmancki bir dize yazarak anadilimde yazmaya karar verdim. Çocuk yaşta Dersim dışında büyümek zorunda kaldım. Size ait olmayan dilde sıkıştığınızda anadilinize, kendinizi ruhsal ve duygusal olarak güvende hissettiğiniz dile bakma biçiminiz değişiyor. O sizin sığınağınızdır. Metris’te Dersim’de aklımda kalan bir dizeyi yazmıştım ve o zaman demiştim: benim böyle bir anadilim var ve onu çok seviyorum. O zaman yazma kararı almıştım. Ama açıkçası uzun zaman ikna olamadım. Bu dil eğer bütün bu kuşatmalara, yasaklamalara rağmen bir sır gibi yaşamayı becermişse, bu dile saygının gereği ucuz şeyler yapmadan bir şiir kurmak lazımdı. O yüzden zaman zaman bazı şiirleri seslendirmek dışında yayınlamadım. Daha sonra Viyana’da doğmuş bir arkadaşımızla, Umut Akar’la karşılaştık. Bu bir minnet albümü aslında. Bütün yok etme çabalarına karşın, dilin, kültürün yaşamasına olan minnetimizin albümüdür.


Suredar Türkçe olarak ne anlama geliyor?


M.Ç. Suredar önerisi Eyüp’ten geldi. Etimolojik olarak kelime anlamı “ağacın kızılı.” Kızıllık yayan bir metafor olarak bir yan anlam kazandırmaya çalıştık.


E.H. Bana göre dil ve lehçe meselesi, baktığımız yere göre değişir. Modern aklın bakışı ile bu meselenin anlaşılamayacağına inanıyorum. Kürtler kendileri içinde homojen bir toplum değil. Zazaca Kürtçenin lehçesidir değildir, bir dildir. “Zazaca bir dil ise bunların bir devleti, bir bayrağı olması lazım” gibi yaklaşımlarla baktığımızda mesele anlaşılmaz. Modern aklın, modern hayatın hiç girmediği bir toplumdan geliyoruz. İktidar gözlüğünden bakış açısı ile bakarak bunları tasnif etmenin yanlış olduğunu düşünüyorum.


Bu albümde kullanılan dili nasıl tanımlıyorsunuz?


M.Ç. Dersim’de konuşan toplumun dili diyoruz genel olarak. Bir bölge konuştuğu dili nasıl tanımlıyorsa o doğrudur. Tanım dayatmasını doğru bulmuyoruz.


U.A. Zazaca denilen kelime son yirmi ya da otuz yıllık bir dönemde popülariteye kavuşuyor. Kürdi topluluktan uzaklaştırdığını düşünüyorum. Zazaca isminin kullanılması taraftarı da değilim.


Ş.O. Kürt hareketinin gücünü göz önüne aldığımda bu dilin okullara taşınacağını ve bugünkü yapısından çok daha ileri gideceğini düşünüyorum.


M.Ç. Şimdi öncelikle dilimiz ölüyor bitiyor diye bir düşünceye katılmıyorum. Ben yaşıyorum bir kere. Bu dil yazılı örnekleri, kayıt örnekleri olmadan da yaşamayı başardı. İnsanın yalnızlaştırılması, öncelikle içinde doğduğu doğadan kopartılması ile başlayan bir süreç. Dil açısından da böyle bir şey var. Ormanların, köylerin yakılması ile bu tehlike başladı ama dil yine direndi buna. Dil belki günlük anlamda yaygınlaşıyor, öğrenme eğilimleri artıyor ama nüanslar yitip gidiyor. Böyle risklere rağmen söylüyorum, bu dil yaşıyor ve yaşayacak. Hem Kürt ulusal hareketinin hatırlatıcı etkisi, hem yok etme kültürünün insanlarda yarattığı tepki, hem de müzikle, belgeselle, edebiyatla başlayan çalışmalarla yayılan bu süreç dilin kendisini yeniden kurması için bir olanaktır aynı zamanda. Bizim içinde olduğumuz edebiyat da satma, okunma üzerine kurulan bir edebiyat değil aslında. Bunları doğru dürüst dağıtmadığımız halde Türkçe kitapların bitme hızından daha hızlı bitiyor bir yandan da. Çünkü insanlarımızın bir aidiyet duygusu var. Bizim tercihimizin daha az dinlenmeyi, daha az okunmayı göze alan bir handikap. Belki insanlar bunu yeterince duymaz, ama eğilip de içmek istediğimiz su bizi duyar gibi geliyor bize. Toplumsal karşılığı olmayabilir çok; derdimiz bu değil.


Çift dilliliğin şöyle bir dezavantajı var: Kürtçe düşündüğün bir şeyi Kürtçe yazmaya çalışsan da Türkçen ağır basabiliyor.


M.Ç. Şöyle küçük testler yaptım 80li yıllarda. Kırmançça yazdığım şiirleri Türkçeye çevirdim ve baktım ki çok rahat çeviriyorum. Çevirdiğim bütün şiirlerimi yırttım attım. Ne zaman ki yazdığım şiirleri çeviremez hale geldim, “tamam budur” dedim. Yani eğer Kırmançça düşünmüş ve Kırmançça yazmışsanız bunu çeviride anlarsınız. Kürtçe benim hayatım içerisinde ağır bir travmadır. Ben on yıl kadar ağır kekemelikler yaşadım. Zorla öğretilen Türkçeden dolayı. Ama bu Türkçeyi farkındalığa dönüştürdüm. Bana bir şans gibi de geliyor bu iki dillilik. Dilden dile sesler taşıyorsunuz. “Dillerin kardeşliği” dediğimiz hal aslında. Komşuluk hakkı var birbirilerinin üzerinde.


Yaptığınız çalışmada kullandığınız dile ilişkin mana dünyasını nasıl konumlandırıyorsunuz?


M.Ç. Biz çekildiğimiz dağdan inmedik. Toplumun içine doğduğu doğaya ikrar vererek yaşayan bir toplum olduğunu hatırlatmak istedik. O doğadan kendi adıma çok çıkamıyorum. Bu dili henüz metropol hayatta kuramıyorum. Bir gün becerirsek, modern dünyayı anlatan metaforlar üretirsek bu o dilin kazancı olur ama şimdilik bu dağda kalacağız. Şimdi ağaca, dala sığınmış karınca. Bu sene çok ta test ettik; doğada oturduğumuzda, albümü taktığımızda cırcır böceklerinin sesi geliyor. Bir iki defa Eyüp ile konuşurken “çalma” dedim, “çalmadım ki” dedi. Üç yıllık bir çalışmanın içinde her cümlenin üzerine aylarca düşünüldü. Melodileri toparlamak için bir yıl düşünüldü. Viyana’da şiirler belli bir şekilde olgunlaştığında buluşmamızı yapmıştık ve Mehmet Çetin okudu, oturdu. Şiire başladığı anda bende karşı tarafta müziğe orda başladım. Şiir okuduğu an şiirin tınısından çıkan müziği hissettiğimiz an temel taşlarını öyle atmıştık.


Dersim’de son 10 yılda artan çatışmalar var. Herkes “kültürümüz kayboluyor” telaşı ile çalışmalar yürütüyor. Öte yandan barajlar gibi doğa ve kültürü hedef alan yeni durumlar söz konusu. Biraz bu meseleler üzerine görüşünüzü alsak?


E.H. Yaygın bir tedirginlik var dilimizin, kültürümüzün, inancımızın gittiği anlamında. Bu tedirginliğin hatırlatıcı etkisi iyidir. Onur Öymen’in açıklaması üzerine 700 makale yazılmıştı ve biz bunları toplayıp derleme kitap yaptık. Politikacıların seçim hırslarına kurban edilen büyük trajediyi, jenosidi kamuoyu biraz daha doğru bir yerden anlasın ki, biz de kendimizi biraz daha iyi hissedelim. Dersim’de özellikle son 20 yıl içerisinde sosyal ve kültürel anlamda çalışmaları çok saygı değer buluyorum. Bu topluluğun kendine ait bir özerkliği ve özgünlüğü var. Eğer erken mutlak doğruculuktan birazcık vazgeçersek, yürütülen çalışmaları birlikte bir olanağa dönüştürmek perspektifi ile yaklaşırsak bu bütün Dersim, Mezopotamya ve Kürdistan için çok önemlidir. Mezopotamya’nın solan renklerindendir Dersim. Bugün giderek Kürdistan’da hakim kültürlenme olarak öne çıkan Kırmanc ve Soran kültürlenmesinin buna özellikle dikkat etmesi gerektiği kanaatindeyim. İslam öncesi Mezopotamya’da günümüzdeki Ezidilerin, Kızılbaş Azerilerin, Kakailerin Mezopotamya’nın geleneğini temsil ettiğini düşünüyorum. Birlikte aynı kaderi aynı kederi paylaşan halkın bu solan renkler konusunda dikkatli olması gerektiği kanaatindeyim.


U.A. Bizi bizden ayıran Kırmanç değil dediğimiz belki en fazla 150 yıl önce başlamıştır. Ondan önce bütün içerikler aynıdır. İslam içeriği işin içine girmediği zaman yaşam şekillerimiz zaten aynıydı.


M:Ç. Çocukluğumuzdan başlayarak kendi tanıklıklarımızı ve zaman zaman Ermeni dostlarımızın yazdıklarını okuyarak anlamaya çalışıyoruz. Şiirlerimizde bunu ifade ediyoruz. Dersim jenosidi bana kalırsa vardı. Devlet 1936’da Ermeni orijinli aşiretleri kapı kapı kesti. Ermeni jenosidinde Ermeni yazıcıların deyimiyle 20 bini aşkın Ermeni’nin Dersimliler tarafından teslim edilmemesi yani katledilmemesi bizim onurumuzdur. Çünkü biz birlikte yaşadık. Dersim Zazanın da, Kırmançların da, Ermenilerin de toprağıdır. Albüm de bu yüzden çok önemlidir. Bir hatırlamaya ihtiyacı var Dersim’in. Biz kendimizi hakikatten kapı komşu hissediyoruz. Ermeniler bu toprakların kadim halkıdır. Umarım onlar da seslerini duyururlar.


Barajlarla doğanın karar sesini kısmaya çalışıyorlar


U.A. Barajlara da dair de bazı şeyler söylemek lazım. Edip Cansever’in ‘insan yaşadığı yere benzer’ sözünden yola çıkmak lazım. İnsanı değiştirmek, ya da başka yere göndermek gibi uygulamalar oldu. Ama ben karşımızdaki insanların da bazı şeylerden ders çıkardığına inanıyorum. İnsanları değil, yaşadığı yerleri kendilerine benzetmeye çalışıyorlar artık. Çok ciddi çalışıyorlar, barajlar yapıyorlar. Suyun akmaması ile birlikte doğanın, coğrafyanın karar sesini çalmışlar. Doğanın sesini susturmaya çalışıyorlar. Buna izin verirsek eninde sonunda bizi de susturacaklar.


M.Ç. Umut’un tespiti çok güzel. Dersimin karar sesi yok edilmek isteniyor. Munzur bir dağ değil, bir vadi değil. Munzur oradaki insanların varlık ve yaşama biçimidir. Hakikaten bir karar sesidir ve sesini kısmakla işe başlıyorlar. Düşünün; suyun, doğanın sesini duyamamak nasıl bir talihsizlik. Suyun sesini suyla boğmak istiyorlar. 1870lerden 1911lere, 1920lere, 1930lara kadar verilen raporların ortak fikri Dersim halkı ile baş etmektir. Bu bir devlet projesidir. Doğayı yok ettiğinizde, onunla birlikte ne o sözünü ettiğimiz yanık meşeye ikrar, ne kurda kuşa rızk dileme, ne de der û ciran dediklerimiz yaşama alanı bulamayacak.


Kaynak:Agos  gazetesi        Röportaj: Belgin Cengiz / İsmail Yıldız