Berfo Ana ve Firik dedenin öykülerinde, bugün aradığımız
barışın şifreleri var.
Barışın neden gelmediğinin şifreleri.
Aradığı sevgili oğlu Cemil Kırbayır’dı.
Devletin alıp vermediği Cemil Kırbayır. O günden sonra hep konuştu.Sözüyle davasını her yere taşımaya çalıştı. Devletin her katına, toplumun her kesimine.
12 Eylül davasının gerçek savcısı oydu, gerçek iddianamesinden ağır bir bölümdü onun elindeki. Diğer gerçek iddianame yazarlarıyla, içlerinden biri olduğu Cumartesi Anneleri’yle aynı dirayetin sahibiydi.

Firik dede bir Dersim ulusuydu. O 2007 yılında göçtü gitti. O da uzun yaşadı, 106 yıl. 12 Eylül sonrasında iki oğlununu kulaksız yüzbaşı nam asker alıp ormana götürdü. Ağır işkenceler yaptı. En çok küçüğüne. Ağabeyini konuşturmak için. Ayaklarını yaktı. Ve kurşuna dizdi. Ağabeyinin sırtına yükleyip eve yolladı. Firik dede o günden sonra hiç konuşmadı. Gülmedi. Sakalını kesmedi. Sadece deyişlerini söyledi.
“Sırrımızdır” deyip derlemecilere vermediği deyişler.
Firik dedenin kararlı sessizliğiyle Berfo Ana’nın kararlı konuşkanlığı aynı acının, aynı davanın iki farklı tezahür tarzıydı. Biri bulamadığı mezarın davasını, çağrısını yaymaya çalıştı sözüyle her yana ahir ömründe.
Biri eliyle açtığı mezarın başında sessizce gözyaşı döktü.
Ne Firik Dede’nin davası bir sonuca erdi, ne Berfo Ana’nın.
Firik dede kendi acılı tevekkülüyle şöyle söyledi, “sırdır” dediği deyişlerden biriyle: “Hiç yoktur namusu arı dünyanın.”



















