Sayfalar

yarinyanağindangayri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yarinyanağindangayri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Berfo Ana’nın büyük davası - Ali Topuz


Berfo Ana ve Firik dedenin öykülerinde, bugün aradığımız
 barışın şifreleri var. 
Barışın neden gelmediğinin şifreleri.

Büyük davacılardan biri daha göçtü. Berfo Ana, 105 yıllık ömründe 33 yıl gece gündüz hak aradı. Oğluna kavuşma hakkı, dirisine bile değil, ölüsüne. “Benim çocuğumun mezarını bana versinler. Ben de beraber gireyim.”
Aradığı sevgili oğlu Cemil Kırbayır’dı.
Devletin alıp vermediği Cemil Kırbayır. O günden sonra hep konuştu.Sözüyle davasını her yere taşımaya çalıştı. Devletin her katına, toplumun her kesimine. 
12 Eylül davasının gerçek savcısı oydu, gerçek iddianamesinden ağır bir bölümdü onun elindeki. Diğer gerçek iddianame yazarlarıyla, içlerinden biri olduğu Cumartesi Anneleri’yle aynı dirayetin sahibiydi.


Firik dede bir Dersim ulusuydu. O 2007 yılında göçtü gitti. O da uzun yaşadı, 106 yıl. 12 Eylül sonrasında iki oğlununu kulaksız yüzbaşı nam asker alıp ormana götürdü. Ağır işkenceler yaptı. En çok küçüğüne. Ağabeyini konuşturmak için. Ayaklarını yaktı. Ve kurşuna dizdi. Ağabeyinin sırtına yükleyip eve yolladı. Firik dede o günden sonra hiç konuşmadı. Gülmedi. Sakalını kesmedi. Sadece deyişlerini söyledi. 
“Sırrımızdır” deyip derlemecilere vermediği deyişler.
Firik dedenin kararlı sessizliğiyle Berfo Ana’nın kararlı konuşkanlığı aynı acının, aynı davanın iki farklı tezahür tarzıydı. Biri bulamadığı mezarın davasını, çağrısını yaymaya çalıştı sözüyle her yana ahir ömründe.
Biri eliyle açtığı mezarın başında sessizce gözyaşı döktü.
Ne Firik Dede’nin davası bir sonuca erdi, ne Berfo Ana’nın.
Firik dede kendi acılı tevekkülüyle şöyle söyledi, “sırdır” dediği deyişlerden biriyle: “Hiç yoktur namusu arı dünyanın.”

Hakikat ağıtlarla dile geliyor

Ayfer Düzdaş’ın Koçgiri Bölgesi’ndeki ağıtlardan derlediği yeni albümü, “Şînên Koçgiriyê” KOM Müzik etiketi ile yayınlandı. Albüm, Koçgiri Bölgesi’ndeki ağıtların toplandığı ilk çalışma. Düzdaş da 13 ağıda yer verdiği çalışmasında hem kaybolmakla yüz yüze kalan ağıtları kayıt altına almak hem de ağıtların içinde saklı olan hakikati ortaya çıkarmaya çalışıyor. “Katliamlarla anılan bir coğrafyada, acıları en çok da ağıtlar dile getiriyor”

Ağıtları derleme fikri nasıl ortaya çıktı?
- Bu proje, 2004 yılında düzenlenen “Kadın Ağıtları” konser projesi ile kafamda şekillendi. O dönem kadınların yakmış olduğu ağıtları, kilamları enstrüman olmadan sahneye taşımış ve birçok festivalde bu anlamda konserler vermiştik. Kadın ağızlı ağıtları incelerken kendi bölgem olan Koçgiri Bölgesi’ne yönelip araştırdım. İçine girdikçe bu alanın zenginliği ve önemi bende çalışmayı derinleştirme ihtiyacını doğurdu. Böylelikle sözlü kültür alanında çalışmalar yapmaya başladım. Koçgiri Bölgesi’ndeki yaşlılara gitmek, onlarla sohbet etmek, geçmişe dair anılarını dinlemek ve bunları kayıt altına almak benim için önemliydi. Çünkü onlar birçok tarihi olaya tanıklık etmiş, kendinden öncekilerden bilgileri devralmış kuşaklardı. Aynı zamanda devredeceği bilgiler dolayısıyla yaşayan birer tarih ve bir daha geri gelmeyecek değerlerdi benim için. “Şînên Koçgiriyê” çalışması bu şekilde başladı. Bölgenin tarihi, kültürel ve sosyal yaşamından örnekleri bir CD  + kitapcık olarak hazırladım.

HAYAT HEPİMİZDEN GENİŞ ÖLÜM HER ÖMÜRDEN UZUN - Mahmut Temizyürek


Ben hep gülümseyerek yaşadım dünyayı
Gülümseyerek ölüyorum her gün sizlerle
Baştan kendime basit bir yüz yakıştırdım
Rüzgârıyla haşır neşir çıplak bir tepe
Bir gök olsun istedim yüzümde, mavi,bulutsuz
Metin olmaktan başka şansı var mıydı yoksulların
Ben oldum işte, oldum ve öldüm
Sorduğum tek soru vardı kendime
(Öbürleri herkese ilişkindi)şimdi gitsem benden ne kalır geriye?
Kaldı işte, ahdım kaldı dünyada

Hayata Dönemeyenlerin Hikayesi - Simurg- Ruhi Karadağ

Devlet bu katliamın adını "Hayata Dönüş" koydu. Ruhi Karadağ ise 12 yıl boyunca belgeledi ve yarı-belgesel filmine yanarak kül olan, küllerinden yeniden doğan, gözyaşları şifalı kuşun adını verdi: "Simurg"
 
Ruhi Karadağ: Birileri "ölüm orucu" diyor veya "süresiz açlık grevi" diyor. Devlet de müdahale ediyor ve adına "Hayat Dönüş" diyor.Hiç kimse "Hayata Dönüş" operasyonuna "siz dalga mı geçiyorsunuz?" demiyor. "32 insan öldürüyorsunuz, adına "Hayata Dönüş diyorsunuz" demiyor. 1000 tane yaralıyı da tamir edilmemiş, altyapısı bitmemiş cezaevlerine gönderiyorsunuz. Ve hala "Hayat Dönüş" diyorsunuz. Böyle bir ironi olur mu?
 

Ya Hızır, ya hayat!,Halkın kalbi çok hızlı atıyor - Evren Barış Yavuz

Eyüb’ün sabrı, Hızır’ın telaşı ve cümle direnenlerimizin hükmü üzerinizedir…
“Coğrafya kaderdir” demişti İbn-i Haldun. Coğrafya kaderin ise kederindir de… Dememişti.
Mazlumlar kafilesi yola çıktı 45 günü geçti yolun insan zamanı. İnsanların zamanında bir yerde, kafile bir çığ olup çarpıyor dünyanın yüreğine…
Dünyanın yüreğinde atıyor, yavaşlayan nabızları.
 Biz o kafilenin yoluna dizildik, ardına takıldık, mintanlar parçaladık, hevesler kırdık, çığlık olduk, o çığın içine karışan…
Eyüp sabrı. Her cefayı sinesine gül yaprağı diye süren birilerinin
 

''Nurhak sana güneş doğmaz... Uçan kuşlar yuva kurmaz." Elbette doğmaz; çünkü Nurhak'ın güneşi hiç batmaz!

vurulmuşum dağların kuytuluk bir boğazında
vakitlerden bir sabah namazında 
vurulmuşum yatarım, kanlı, upuzun
Ahmed Arif
31 Mayıs 1971 günü sarıldı çevreleri Nurhak’ta. 31 Mayıs’ta kan kustu makinalılar. Üç fidan düştü toprağa...Biri Sinan, biri Kadir,biri Alpaslan’dı.Biri Cemgil, biri Manga,biri Özdoğandı.Onların adı; Sevda, Nurhak’ta kaldı kanları..

Sinan Cemgil'in eşi Şirin Cemgil’in (1945-17 Nisan 2009), Hrant Dink’in eşi Rakel’e yazdığı mektup.
Sevgili Rakel;

Uludere'den bir katırın mektubu - Ali Topuz


Ben bir katırım. Bildiğiniz katır. Size birkaç şey söyleyeceğim. Söylemem lazım. Kimi yazarlarınıza, yöneticilerinize, paşalarınıza cevap olsun diye değil. Onlara cevap vermek utandırır beni. Onlar gitsin benzerleriyle konuşsun. Ama televizyonlardan, gazetelerden evlere durmadan onların sözü giriyor. O evlerde büyüyen çocuklara  duyururum belki sesimi. Bir tek onun için söz aldım. İlk ve son defa Canlıydım. Dört ayı geçti. Gökten inen kara ateş topları beni çocuklarla toprağa kattı. Kindar tanrılar geçti o an gökten. Bilmediğimiz, tanımadığımız tanrılar. Kana girmekten zevk alan.


Merhaba Mayıs..

Mayıs ayına girdik. Mayıs; Anadolu’nun kimi yörelerinde “gelin ayı” kimi yörelerinde de “kiraz ayı” derler. Her iki yönüyle de mayıs ayı, yüreklerimizdeki sevinçlerin göverdiği, umutsuzluk zincirinin halkalarının parçalanmaya başladığı aydır.
Öncelikle 1 MAYIS dendi mi yürek gözelerimizin bir yanı şavkarır, ağarır; bir yanı da kanamaya devam eder. Emeğin ve alın terinin doruklara çıkartıldığı gündür. Bu iki kavramdan daha yüce ve değerli ne vardır ki... Onur, erdem, adalet kavramları, ancak emekle birlikte değerine ulaşmaz mı?
1 MAYIS gelince, delerek çiçekler toprağın karanlığını, aydınlığın dudağında, uyandırır uykusundan günü. Kuşlar kanatlarıyla dağıtırken sisini, karanlığın terkisinde güneşin ışığını saçılır dört yana, dört nala atlar.

1 MAYIS sabahında aynı çarka asılır binlerce yürek... Aynı saza mızrap vurur binlerce parmak... Aynı sevdayı haykırır binlerce ağız... Aynı özlem için sıkılır binlerce yumruk... Gürler boğazlardan fışkıran marşlar, türküler... Bu sesler titretirken yürekleri, adımlar sarsarken kaldırımları... Bağlamadan dökülen nağme, zurnadan yükselen ses, davuldan patlayan fırtına tüm yurtta yankılanır. Bu sesin yankısında köy köy, kent kent, çarşı çarşı tüm yurt halaya durur....
1 MAYIS deyince eller gelir aklıma. İri iri, yumuk yumuk, boğum boğum nasırlı eller... Eldir tezgâhı çalıştıran, hammaddeyi ustalıkla işler gibi hayatın çarklarını ustalıkla çeviren... Mekik izlerinde hayatı dokuyan... Eldir bir yanıyla nakış nakış işler dostluğu, kardeşliği, sevdayı... Bir yanıyla ilmek ilmek dokur insanoğlunun acılarını, özlemlerini, umutlarını alın terinin su verdiği bilinçte.
Mayıs deyince bir yanımızda hep Denizler dalgalanır.....  6Mayıs1972'den bu yana İnanla Aslanca dalgalanır Denizler, yürek gözelerimizin en derininde....... Her 18 Mayıs'ta Vartinik'in Mirik mezrasından alırız acı haberlerini Ali Haydar'ın, Diyarbekir zindanlarından ser verip sır vermeyen İbo'nun... Onları her anışımız, yaşantımıza hız, inancımıza yıldız ışıltısı katar......
Gelin isterseniz mayıs ayının şanlı başlangıcına dönelim. Seyyit Nezir’in dizeleriyle:
“Bıçak deriyi yardı.
Oluk oluk aktı
Newyork’ta proletarya.
Koparca dağların doruklarından meydana art arda vardı.
Newyork’ta sekiz saatlik iş günü,
ekmek ve hürriyet için
karanlığın yuvasını sardı proletarya.
Ocaklardan getirdiği madenin döküyor sözlerine güllelerini.
Ayıklanıyor mezbelelerden kıvılcım çiçeği köleliğin..."

4 Mayıs Dêrsim Tertelesi'ni Anma Günü; 1937-38 yıllarında mezarsız ve kefensiz gidenleri UNUTMAYIN!

Demokrasi'den, insan haklarından, insan sevgisinden,  adalet'den yana olan herkesi bu acılı günümüzde aramıza, yanımızda olmaya çağırıyoruz..


Dêrsim 38 Anma etkinlikleri tüm proğram; dedef.net (tık) 

Dersim,yas kervanı..Nurettin Aslan

38 xo vira mêke wayir vejiye!

Tüm mevsimleri severim. Her mevsimin kendisine özgü ayrı bir güzelligi vardır. Yaz mevsimi berekettir, Hazan mevsimi hüzün düşürsede yürege, eskiyi yok ederek yeniye yol açar, Kış kirliligi örterek bereket sularını biriktirir bağrında.Ben baharı bir başka severim.  Üreme ve doğumdur bir diğer adı. Toprağa, ağaca, kurda, kuşa yani canlı olana hayat verendir. Toprak kokusu, renge renk çiçekler ve göze yeşillik düşürür akar gider baktığın her yana. Doğa canlanır ayrı ayrı sesler gürültüye dönüşerek kulağa düşer.Mayıs'a, bu mevsimin Pir'i derim. Zalım Bahar' la birlikte Mayıs ayını hiç sevmez. Tabiatı gereği güzellige düşmandır.
Yok ettigi için, üreme ve doğum düşmandır...
Talan ettigi için doğaya düşmandır...
Öldürdügü için insana düşmandır..
1 Mayıs, emekçilerin bayramı kana bulanır...
4 Mayıs, Dersim'in fermanı çıkartılır...
6 Mayıs,  Deniz ile yoldaşları idam sehpasına gerilir...
17 Mayıs, Mazlum Doğan zulme karşı kendisini yakar...
18 Mayıs, İbrahim Kaypakkaya aylar süren işkenceler sonucu dirhem dirhem katledilir...Güzel Mayıs'ın adı kanlı Mayıs olarak zalim tarafından kirletilir.

1915; Kıyımdan Kıyama Yürümek - Evren Barış Yavuz


1
inkâr-
Bir kanama hali. Toprağına kardeşkanı düşmüş…
Aynı göğün altında boğazlaştığımız günlerin ağrısıdır, eskiten sesini. Ekmeğine çığ düştü, çığlık düştü taşlara, kuyulara, ağaçların hışırtısına…
2,“bakkal karabetin ışıkları yanmış /affetmedi bu ermeni vatandaş/Kürt dağlarında babasının kesilmesini/fakat seviyor seni çünkü sen de affetmedin/bu karayı sürenleri Türk halkının alnına”[1] Gerçeği süremezsiniz. Gerçeği söküp alamazsınız o mazlumlar kervanından. Dağların aralarına saklanmış çocukların adımlarındankaçamazsınız.Ermeni. En yakın, en uzak, en bitkin, en meraklı, en hünerli, en… Bir kıyımdan kıyama yürümek için öfkeli odalarda bin yıl uyumamış bir halkın şah damarıdır, atan! Atan! Şah damarı Anadolu’nun ve Mezopotamya’nın kesilmiş, düşler sıkılmış, beddualar siyasallaşmıştır… Ülkesiz kalmış bir damardır artık, atıyor, dünya denen bu korkunç yaranın üzerinde.


Zeynel Can;Çektiğimiz Cevru Cefa, Bu Yolda Aşktır Efendim


Yaşadığımız ülkenin, dünyada eşi benzeri yok. Acıyla test ediyoruz, şairler ve yazarlarımızı, Onları açlıkla, yoksullukla, mahpuslukla, daha da yetmezse ateşlerle sınıyoruz.
Şeyh Bedrettin destanında, şöyle söyler Nazım Hikmet ”Madem ki bu kerre mağlubuz, netsek neylesek zaid, madem ki fetva bize ait, verinki basak bağrına mührümüz” Şair Nazım Hikmet, Türkiye’de bir çok ceza evinde, devlet zoruyla yatırıldı ve işkence gördü. Çünkü bu devlet ve onu kuran subayların evveliyatı olan Osmanlı zulüm dönemi, akıl yürüten ve düşünen insandan nefret ediyordu. Çünkü onlara göre iyi ya da kötüyü ancak ve ancak devlet ve ona mensup olanlar düşünebilirdi. Gerisi yıkılıcık ve anarşiydi. Her defasında akıl dışı şeylerle suçlanan ve tutuklanan, bu büyük ozan cezaevlerinde de hiç boş durmamış, o en zor koşullarda bile, öğrenciler, yazarlar, ressamlar yetiştirmiştir.


Bu Ülke ‘Ateş’ler İçinde Bir Halkındır - Evren Barış Yavuz

Uludere’da savaşın uçaklarıyla dökülen ateş, Van’da donmamak için yakılan berbat ısıtıcılardan sıçrayan ateş, 19 Aralık’ta benzinli battaniyelerle uzatılan ateş, Gazi Mahallesi’nde namlunun ucundan kusan ateş, Esenyurt’ta el kadarlık uykuda yakalayan ateş…
Ateşler içinde bir halk. Bir sınıf ateşler içinde yürüyor bir menzile. Kölece bir hayatın yaylım ateşi altında, sürüyor en güzellerini kanlı kıyımların rüzgârına.
Sivas’ta ateşle taranan saçların hükmü, sızının ve kederin büyük ilmi. Ateşle sınanmış, ateşle yoğrulmuş gençliklerin damıtılmış öfkesi.
Sivas’ın orta yerinde mükemmel bir ateşle örterler bizimkilerin üstünü. Bizimkiler ateş altında, ateş teninde dahi en güzellerdir.
Ateşler için bir halk. Mahkeme önlerinden oyalanan, acısıyla alay edilen, zindanla ürkütülen, sürgünle terbiye edilen bir halkız. Bir büyük hatırayız şimdi.
Mahkemeler bizi yargılar, kapılar üzerimize kapanır, namlular ateş kusar, mayınlar çocuklarımızın ellerinde patlar, kardeşlerimiz işkenceden geçer gider bir serin rüzgâr gibi…
Bir ateş kavmiyiz artık, ateşten bir soluğumuz var…

Sivas’ta Ne Olmuştu? - Özge Mumcu

2 Temmuz 1993 yılında, bu ülkede çok ağır bir katliam yaşandı.  Madımak Oteli, uzun süre ablukaya alındıktan ve ateşe verildikten sonra içerdekilere yanarak, boğularak –canlı yayında – acımasızca can çekişerek öldürüldüler.  Sivas Katliamı’ndan 18 gün sonra ise ilk dava açıldı.
Tarih: 2 Temmuz 1993 Gün: Cuma. Yer: Sivas. Polis tutanağına göre, 15.000 kişilik köktendinci güruh, “Cumhuriyet Sivas’ta kuruldu, Sivas’ta yıkılacak”, “Laiklere Ölüm”, “Yaşasın Şeriat” sloganlarını, insanoğlunun tarihin yazgısını değiştiren ateşi, büyük bir toplu katliamda kulandılar. Olayların sonucunda, Sivas’ta üç yüz yıl önce öldürülen ozan Pir Sultan Abdal şenliklerine katılan ve Madımak Otelinde konaklayan, aralarında şair, yazar, müzisyen, karikatürcülerin bulunduğu otuz üç insan can verdi.  

Ali Topuz:Kuyucu Murat Paşa'dan İdris Naim Şahin'e kutsal devlet: Pozantı'nın şifreleri

Pozantı’da Kürt çocuklarının başlarına getirilen kötülükleri konuşuyoruz kaç gündür. Bir şeyi daha konuşmalıyız: O çocukların başlarına gelen ilk kötülük, cezaevine konulmalarıydı, yani devletin Kürt politikasının kendisi; silahı önde tutan, nefreti sıradanlaştıran resmi söylemlerin kendisi.

“Her devrin mirastan yoksun bıraktığı çocukları çocukları vardır,
artık olmayanla hiç gelmeyecek olan aittir onlara” (Rainer Maria Rilke)

Pozantı cezaevi nedir?
Önce bir öykünün özeti, Naima tarihinden:
Kuyucu Murat Paşa, Celalî ordularından birini yenmiş. Ölen ölmüş, kalanlar da esir. (Tutuklu mu deseydim?) Paşa bir çadır kurmuş, esir Celalîleri yargılıyor. Yanında da kadı oturmuş. Gelen kısaca sorguya çekiliyor. “Celalî olma” suçunu işlemişse hakkındaki kararı paşa, başka bir suçu var ise kadı verecek. Kararı kimin vereceği kararı da elbette paşaya ait.
Elinde saz, çelimsiz biri getirilir. Öyküsünü anlatır: “Kıtlık vardı. Köyde herkes bir yana savuştu. Ben de oğlumu aldım kır bayır gezdim. Yaprak yedik, kök yedik.

Sürgünde Direniş Halleri: Shirin Neshat-Sümeyra Çakır

'Silahımız sanat. Kültür bir direnme biçimidir'
Shirin Neshat
Toplumu oluşturan her parçanın tezahürü, kadın bedeni üzerinden kendini meşrulaştırır, görünür kılar. Sistem, devlet, baba, koca ve eril olan her şey kendini kadın üzerinden tanımlar. Ve aynı zamanda iktidarını da kadın üzerinden yeniden üretir.
Dünya’nın neresinde olursak olalım, kadın olmak aynı türden bir mücadeleyi de beraberinde getirir. Kadın olmak, zaten öteki olmayı beraberinde getirirken bir de bu durumu daha da zorlaştıran olaylar yaşamak, kadınları direnişin içinde yeniden, küllerinden doğurur. Böyle durumlarda iki kez kadın oluruz. İki kez karşı koyarız. Ve daha fazla güç kazanırız. Shirin Neshat ve Sümeyra Çakır’ın da hikâyeleri, kadın olmanın ötesinde tam da direnişin ortasında kendini bulma mücadelesidir.

İmanımız Aşktır Bizim,...Alevilik - Zeynel Can

Hz Muhammed’in ölümünden hemen sonra, Arap aristokrasisini oluşturan Kureyş kabilesi ve ticareti elinde bulunduran Emevi’lerin yoksul Araplara ve sonradan Müslüman olduğu için, Mevali olarak adlandırılan diğer Müslümanlara karşı, adeta köle muamelesi yapmaları, İslam’daki büyük ayrışmayı tetikleyen en önemli unsur olmuştur. Bu ayrışmayla beraber,iktidarı ele geçirenlerin Peygamberin torunlarına karşı giriştikleri, akılalmaz zulüm ve cinayetler, Arap ordularının, bir zamanlar yangın ve yıkımlarla Müslümanlığa zorladıkları, Arap olmayan ulusların hafızalarında büyük yaralar açmıştır. Yarattıkları vahşet nedeniyle, zaten nefretle anılan Emevi’ler;İslam’ın ilk zamanlarındaki, eşitlikçi ideolojiden tamamen uzaklaştıkları için, Arap olmayan Müslüman topluluklarda değişik arayışlar ortaya çıkmıştır.

Dersim’in Kayıp Kızları Belgeselinin DVD’si Çıktı

 Yönetmen Nezahat Gündoğan‘ın  çektiği Dersim’in kayıp kızlarının öyküsünün anlatıldığı belgesel filmi “Dersim’in Kayıp Kızları – İki Tutam Saç” DVD olarak piyasaya çıktı.Dersim’in Kayıp Kızları bir soruyla  belgesel filme dönüştü. O belgesel film ise “isyan” olarak bilinen Dersim’38’in aslında bir katliam olduğunu açığa çıkardı.  Deyim yerindeyse 2009 yılında Dersim tartışmalarını başlatan işaret fişeği oldu.
Türkiye’nin 30 ilinde ve Avrupa’da yaklaşık 4 yıldır devam eden “Dersim’in kayıp kızları” araştırmasının ürünü olan, “İki Tutam Saç-Dersim’in Kayıp Kızları” belgesel film Türkiye ve Avrupa’da defalarca gösterildi. Belgeselin İstanbul’da yapılan galası çok büyük bir ilgi görmüştü. Filmi izleyenler gözyaşlarına boğulmuş,

Güney Dergisi 59. sayısı Bayi ve Kitapçılarda

Dergi, bu sayısında yine birbirinden ilginç deneme yazıları, Kürtçe-Türkçe şiirler yer alıyor. Ayrıca bir süredir ilgiyle okunan, zaman zaman tartışmalar yaratan ‘Dinini ve kitabını iyi tanı’ adlı yazı dizisi de, bu sayıda devam ediyor.
Güney dergisi, kapağına taşıdığı ‘Halkların dilleri’ dosyasıyla Türkiye'de yaşayan diğer halkları ve dillerini ele alıyor. 'Merhaba' yazısında konuya ilişkin şunlar belirtiliyor: "Çok uluslu, çok kültürlü bir ülkede yaşıyoruz. Coğrafyamızda yüzlerce ayrı dil konuşuluyor. Ne yazık ki bu dillerin önemli bir bölümü yok olma tehlikesi ile karşı karşıya. Çok
sayıda insanın konuştuğu birçok dil ise eğitimi, edebiyatı, yazılı basını vb. olmadığı için gelişemiyor, kendini değişen koşullara göre yeniden yaratamıyor. Dil canlı bir varlıktır. Bu canlılığını koruyabilmesi için eğitim, edebiyat, görsel ve yazılı basını olması son derece önemlidir. Ama hepimiz biliyoruz ki bırakalım farklı ulus ve milliyetlerin dillerinin yaşayabilmesini, insanlar bile bu topraklarda yaşamakta zorluk çekiyor. Ulus ve milliyetler sadece kimliklerinden, dillerinden ve kültürlerinden dolayı baskı görüyorlar. Tüm değişimlere rağmen ötekileştirme sürüyor. Kürtler, Araplar, Ermeniler, Lazlar, Çerkesler, Sinti-Romanlar ve diğer milliyetler. Tüm bu ulus ve milliyetler için bu topraklar hep acının ve baskının adı oldu. Kimi sürüldü, kimi katledildi, kimi haraca bağlandı. Ama hepsinin ortak kaderi sistemli bir asimilasyon ve Türkleştirme (ve yanında Sünnileştirme) oldu. Direnenler daha şiddetli baskılara uğradılar. Bunun bilincinde olan Güney Dergisi bu konuda bir farkındalık yaratmak ve Türkçe yanında değişik dillerin yaşamakta olduğunu anımsatmak için Halkların Dilleri bölümünü açtı. Değişik dillerde yazılar, tanıtımlar vb. yayınlayacağız."
Dergi yöneticileri, bu konuya gelecek sayılarda da yer vermeye devam edeceklerini belirtiyor. Güney’in 59. bayısında Derya Gümüş’ün, Steve Jobs’la ilgili ‘Jobs’un ardından’ yazısı, Fatma Akyürek’in İranlı ünlü kemancı Farid Farjad ile ilgili kaleme aldığı ‘Bir keman Virtüözüne Mektup’ adlı yazısı, Adil Okay’ın ‘Bu yıl insanlık için ne yaptınız’ adlı deneme yazıları ilgiyle okunacaklardan.Siyasi eleştirel yazılar, öykülerin de yer aldığı 59. sayının ‘Halkların Dilleri' bölümü, Ermeni ve Kürt halklarına ayrılmış. Botan Berdan’ın ‘Kürt dili ve edebiyatı’ adlı araştırma-yorum yazısı ile Ermeni yazar Pakrat Estukyan'ın yine Ermeni edebiyatının önemli araştırma ve biyografi yazarı Toros Azadiyan hakkındaki yazısı bu köşede ilgiyle okunabilir.
15. bölümü ile dergide büyük bir beğeni ile izlenen din üzerine eleştirel yaklaşımların ele alındığı ‘Dinini ve kitabını iyi tanı’ dizisinin yanısıra derginin her sayısının değişmez köşelerinden olan Anuş Pazarcıyan’ın ‘Sinema Notları’ ve vizyona giren filmlerin kritiğinin yapıldığı yazıları da bulabilirsiniz...
kaynak;buradan:yeni özgür politika