Dili ve ülkesinden sürülen Cemal Süreya, Ortadoğu üzerine yazmayı dert edinmişti. “Ne demiş uçurumda açan çiçek/ yurdumsun ey uçrum” diyen Süreya’yı bu hevesini yerine getiremeden kaybettik. Şairden geriye, şiirlerine yedirilmiş Ortadoğu imgeleriyle bir kaç parça şiir kaldı. Şu günlerde Cemal Süreya’nın yeniden görünür olması ise rastlantı olmasa gerek. Onun şiirlerine okur/araştırmacı ilgisinin artması, şairi ötekileştirenlerin açık-gizli özür dileyip “itibarını iade etmesi!” sevindirici. Yine de eleştirmenlerin onu kodladığı “erotik şiir/şair” algısı yürürlükte. Üniter ve muvazzaf eleştirinin, okumanın değişmesi için düz eleştirmenlerin ve düz okurların başına daha çok Cemal Süreya düşmesi gerekiyor. Şairin zaman altından çıkıp “revaçta” olmasının Ortadoğu’daki gelişmelerle doğrudan ilgili olduğunu söylemek abartılı iddia olur. Okuru ve eleştirmenleri şaire yönelten daha dolaylı bir etkiden söz edilebilir. Kürdistan ve Ortadoğu’daki gelişmelere paralel Cemal Süreya’nın değer/itibar kazanmasını, bazı şiirlerin/şairlerin bazı zamanları, bazı zamanların da bazı şiirleri beklediğine de bağlanabilir. Onun şiiriyle parça başı yeniden tanışma olan bu yazının muradı, şairin külliyatında özgün yer tutan “ORTADOĞU IV” şiirini günümüzle ilişkilendirerek okumak. Bir şiire “iyi” başlamanın bazı şairlere has olduğundan söz edilir. Şiirine “Zaman mı? değil zaman/ Akan zaman değil mesafelerdir” dizeleriyle başlayan Süreya’nın, daha başta, okuru “zaman” ile “mesafe” arasında açmaza sokma marifetiyle iltifatı hak ettiği söylenebilir. İster “ân” olarak ister “süreç”, ister “masal” isterse de “kavram” olarak algılayalım yerel/evrensel kötülük dinamiklerinin Ortadoğu’da zamanı, saati ve mesafeleri yeniden kurguladığı açık. Ne var ki onlara karşı direnen iyilik dinamikleri de bir başka zaman ve mesafe ayarı yapmanın tarihsel-siyasal çabası içindedir. Bir şair niçin yazar? Derdi vardır, kalbiyle aklı arasına astığı soruları vardır... İlhan Berk “yazmak cehennemdir”, Sait Faik “Yazmasam çıldıracaktım” dese de bir şair kötülüklerle baş edip iyileşmek için de yazar. “Rüzgarın nereden eseceğini bilmediği” , kum ile çöl arasına ve Kürtçe’ye dört ayrı sınır çekildiği bu mayınlı coğrafya da iyileşmek, dilin/sözü kederi ile insanın kederini “sınır”la da ilişkilendirmekten geçer: “Güneşin çekici yukarda/ Suyun bıçağı aşağıda/ Krom alçakgönüllü, bakır utangaç,/ Ağaç: Bir damla iki kıvılcım arasında./ Rüzgâr bilmiyor nerden eseceğini/ Sınırlar kesik,/ Yerleşme yerlerinde balkıma.” Her şiirin kaderi/kederi şair kadar okurun da alnına yazılmıştır. Dersim-Erzincan’dan kara trenle sürgün edilip Bilecik’e vardığı günü, “tarih öncesi köpekler havlıyordu” diye tarihe not düşen bir şairin, şiirin kalbine yerleştirdiği dizeleri okuyalım ve Ortadoğu’yu düşünerek düş kuralım: “Biz kırıldık daha da kırılırız/ Ama katil de bilmiyor öldürdüğünü/Hırsız da bilmiyor çaldığını/ Biz yeni bir hayatın acemileriyiz/ Bütün bildiklerimiz yeniden biçimleniyor/ Şiirimiz, aşkımız yeniden,/ Son kötü günleri yaşıyoruz belki/ İlk güzel günleri de yaşarız belki/ Kekre bir şey var bu havada/ Geçmişle gelecek arasında/ Acıyla sevinç arasında/ Öfkeyle bağış arasında” Süreya, hançer tarihi olarak da tanımlanabilecek Ortadoğu tarihini Turgut Uyar’ın “çıkmazın güzelliği” soyutlamasıyla, “iksir” ile “ağu” arasında kurduğu poetik diyalektikle yeniden kurar “Biz kırıldık daha da kırılırız/ Doğudan Batıya bütün dünyada/ Ama kardeşin kardeşe vurduğu hançer/ İki ciğer arasında bağlantı kurar/ Büyür, bir gün, zenginleşir orada,/ Çünkü Ali’yi dirilten iksir de saklı/ Hasan’a sunulmuş ağuda,/ Granitin de olur bir okyanus diriliği,/ Nehirler daha uysal akar,/ Bir çiçek nasıl açılıyorsa kendiliğinden/ Bir kuş nasıl uçuyorsa/ Öyle sever, çalışır insan,/ Kıraçlar çarptıkça dağlara/ Gül göçürür şafağından/ Doğanın altın şafağından/ İnsanın altın şafağından/ Tarihin altın şafağından” Ve bir şiir ancak bu kadar güzel bitebilir: “Biz kırıldık daha da kırılırız// Kimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza.”
Sezai Sarıoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sezai Sarıoğlu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sezai Sarıoğlu ; Bir şair, bir şiir, bir detay
Yakındoğu’nun düpedüz İtalyancası: Farsça/ Yakındoğu’nun zengin Fransızcası: Arapça/ Yakındoğu’nun duru İngilizcesi: Türkçe/ Yakındoğu’nun dallı İspanyolcası: Kürtçe/ Yakındoğu’nun kırık Portekizcesi: Lazca/ Yakındoğu’nun yatay Çincesi: Ürgüp Göreme/ Yakındoğu’nun sıcak ve çılgın esperantosu: pazaryeri/ Hani geçen sayıda ondan söz etmiştim de. (Cemal Süreya)
Dili ve ülkesinden sürülen Cemal Süreya, Ortadoğu üzerine yazmayı dert edinmişti. “Ne demiş uçurumda açan çiçek/ yurdumsun ey uçrum” diyen Süreya’yı bu hevesini yerine getiremeden kaybettik. Şairden geriye, şiirlerine yedirilmiş Ortadoğu imgeleriyle bir kaç parça şiir kaldı. Şu günlerde Cemal Süreya’nın yeniden görünür olması ise rastlantı olmasa gerek. Onun şiirlerine okur/araştırmacı ilgisinin artması, şairi ötekileştirenlerin açık-gizli özür dileyip “itibarını iade etmesi!” sevindirici. Yine de eleştirmenlerin onu kodladığı “erotik şiir/şair” algısı yürürlükte. Üniter ve muvazzaf eleştirinin, okumanın değişmesi için düz eleştirmenlerin ve düz okurların başına daha çok Cemal Süreya düşmesi gerekiyor. Şairin zaman altından çıkıp “revaçta” olmasının Ortadoğu’daki gelişmelerle doğrudan ilgili olduğunu söylemek abartılı iddia olur. Okuru ve eleştirmenleri şaire yönelten daha dolaylı bir etkiden söz edilebilir. Kürdistan ve Ortadoğu’daki gelişmelere paralel Cemal Süreya’nın değer/itibar kazanmasını, bazı şiirlerin/şairlerin bazı zamanları, bazı zamanların da bazı şiirleri beklediğine de bağlanabilir. Onun şiiriyle parça başı yeniden tanışma olan bu yazının muradı, şairin külliyatında özgün yer tutan “ORTADOĞU IV” şiirini günümüzle ilişkilendirerek okumak. Bir şiire “iyi” başlamanın bazı şairlere has olduğundan söz edilir. Şiirine “Zaman mı? değil zaman/ Akan zaman değil mesafelerdir” dizeleriyle başlayan Süreya’nın, daha başta, okuru “zaman” ile “mesafe” arasında açmaza sokma marifetiyle iltifatı hak ettiği söylenebilir. İster “ân” olarak ister “süreç”, ister “masal” isterse de “kavram” olarak algılayalım yerel/evrensel kötülük dinamiklerinin Ortadoğu’da zamanı, saati ve mesafeleri yeniden kurguladığı açık. Ne var ki onlara karşı direnen iyilik dinamikleri de bir başka zaman ve mesafe ayarı yapmanın tarihsel-siyasal çabası içindedir. Bir şair niçin yazar? Derdi vardır, kalbiyle aklı arasına astığı soruları vardır... İlhan Berk “yazmak cehennemdir”, Sait Faik “Yazmasam çıldıracaktım” dese de bir şair kötülüklerle baş edip iyileşmek için de yazar. “Rüzgarın nereden eseceğini bilmediği” , kum ile çöl arasına ve Kürtçe’ye dört ayrı sınır çekildiği bu mayınlı coğrafya da iyileşmek, dilin/sözü kederi ile insanın kederini “sınır”la da ilişkilendirmekten geçer: “Güneşin çekici yukarda/ Suyun bıçağı aşağıda/ Krom alçakgönüllü, bakır utangaç,/ Ağaç: Bir damla iki kıvılcım arasında./ Rüzgâr bilmiyor nerden eseceğini/ Sınırlar kesik,/ Yerleşme yerlerinde balkıma.” Her şiirin kaderi/kederi şair kadar okurun da alnına yazılmıştır. Dersim-Erzincan’dan kara trenle sürgün edilip Bilecik’e vardığı günü, “tarih öncesi köpekler havlıyordu” diye tarihe not düşen bir şairin, şiirin kalbine yerleştirdiği dizeleri okuyalım ve Ortadoğu’yu düşünerek düş kuralım: “Biz kırıldık daha da kırılırız/ Ama katil de bilmiyor öldürdüğünü/Hırsız da bilmiyor çaldığını/ Biz yeni bir hayatın acemileriyiz/ Bütün bildiklerimiz yeniden biçimleniyor/ Şiirimiz, aşkımız yeniden,/ Son kötü günleri yaşıyoruz belki/ İlk güzel günleri de yaşarız belki/ Kekre bir şey var bu havada/ Geçmişle gelecek arasında/ Acıyla sevinç arasında/ Öfkeyle bağış arasında” Süreya, hançer tarihi olarak da tanımlanabilecek Ortadoğu tarihini Turgut Uyar’ın “çıkmazın güzelliği” soyutlamasıyla, “iksir” ile “ağu” arasında kurduğu poetik diyalektikle yeniden kurar “Biz kırıldık daha da kırılırız/ Doğudan Batıya bütün dünyada/ Ama kardeşin kardeşe vurduğu hançer/ İki ciğer arasında bağlantı kurar/ Büyür, bir gün, zenginleşir orada,/ Çünkü Ali’yi dirilten iksir de saklı/ Hasan’a sunulmuş ağuda,/ Granitin de olur bir okyanus diriliği,/ Nehirler daha uysal akar,/ Bir çiçek nasıl açılıyorsa kendiliğinden/ Bir kuş nasıl uçuyorsa/ Öyle sever, çalışır insan,/ Kıraçlar çarptıkça dağlara/ Gül göçürür şafağından/ Doğanın altın şafağından/ İnsanın altın şafağından/ Tarihin altın şafağından” Ve bir şiir ancak bu kadar güzel bitebilir: “Biz kırıldık daha da kırılırız// Kimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza.”
Dili ve ülkesinden sürülen Cemal Süreya, Ortadoğu üzerine yazmayı dert edinmişti. “Ne demiş uçurumda açan çiçek/ yurdumsun ey uçrum” diyen Süreya’yı bu hevesini yerine getiremeden kaybettik. Şairden geriye, şiirlerine yedirilmiş Ortadoğu imgeleriyle bir kaç parça şiir kaldı. Şu günlerde Cemal Süreya’nın yeniden görünür olması ise rastlantı olmasa gerek. Onun şiirlerine okur/araştırmacı ilgisinin artması, şairi ötekileştirenlerin açık-gizli özür dileyip “itibarını iade etmesi!” sevindirici. Yine de eleştirmenlerin onu kodladığı “erotik şiir/şair” algısı yürürlükte. Üniter ve muvazzaf eleştirinin, okumanın değişmesi için düz eleştirmenlerin ve düz okurların başına daha çok Cemal Süreya düşmesi gerekiyor. Şairin zaman altından çıkıp “revaçta” olmasının Ortadoğu’daki gelişmelerle doğrudan ilgili olduğunu söylemek abartılı iddia olur. Okuru ve eleştirmenleri şaire yönelten daha dolaylı bir etkiden söz edilebilir. Kürdistan ve Ortadoğu’daki gelişmelere paralel Cemal Süreya’nın değer/itibar kazanmasını, bazı şiirlerin/şairlerin bazı zamanları, bazı zamanların da bazı şiirleri beklediğine de bağlanabilir. Onun şiiriyle parça başı yeniden tanışma olan bu yazının muradı, şairin külliyatında özgün yer tutan “ORTADOĞU IV” şiirini günümüzle ilişkilendirerek okumak. Bir şiire “iyi” başlamanın bazı şairlere has olduğundan söz edilir. Şiirine “Zaman mı? değil zaman/ Akan zaman değil mesafelerdir” dizeleriyle başlayan Süreya’nın, daha başta, okuru “zaman” ile “mesafe” arasında açmaza sokma marifetiyle iltifatı hak ettiği söylenebilir. İster “ân” olarak ister “süreç”, ister “masal” isterse de “kavram” olarak algılayalım yerel/evrensel kötülük dinamiklerinin Ortadoğu’da zamanı, saati ve mesafeleri yeniden kurguladığı açık. Ne var ki onlara karşı direnen iyilik dinamikleri de bir başka zaman ve mesafe ayarı yapmanın tarihsel-siyasal çabası içindedir. Bir şair niçin yazar? Derdi vardır, kalbiyle aklı arasına astığı soruları vardır... İlhan Berk “yazmak cehennemdir”, Sait Faik “Yazmasam çıldıracaktım” dese de bir şair kötülüklerle baş edip iyileşmek için de yazar. “Rüzgarın nereden eseceğini bilmediği” , kum ile çöl arasına ve Kürtçe’ye dört ayrı sınır çekildiği bu mayınlı coğrafya da iyileşmek, dilin/sözü kederi ile insanın kederini “sınır”la da ilişkilendirmekten geçer: “Güneşin çekici yukarda/ Suyun bıçağı aşağıda/ Krom alçakgönüllü, bakır utangaç,/ Ağaç: Bir damla iki kıvılcım arasında./ Rüzgâr bilmiyor nerden eseceğini/ Sınırlar kesik,/ Yerleşme yerlerinde balkıma.” Her şiirin kaderi/kederi şair kadar okurun da alnına yazılmıştır. Dersim-Erzincan’dan kara trenle sürgün edilip Bilecik’e vardığı günü, “tarih öncesi köpekler havlıyordu” diye tarihe not düşen bir şairin, şiirin kalbine yerleştirdiği dizeleri okuyalım ve Ortadoğu’yu düşünerek düş kuralım: “Biz kırıldık daha da kırılırız/ Ama katil de bilmiyor öldürdüğünü/Hırsız da bilmiyor çaldığını/ Biz yeni bir hayatın acemileriyiz/ Bütün bildiklerimiz yeniden biçimleniyor/ Şiirimiz, aşkımız yeniden,/ Son kötü günleri yaşıyoruz belki/ İlk güzel günleri de yaşarız belki/ Kekre bir şey var bu havada/ Geçmişle gelecek arasında/ Acıyla sevinç arasında/ Öfkeyle bağış arasında” Süreya, hançer tarihi olarak da tanımlanabilecek Ortadoğu tarihini Turgut Uyar’ın “çıkmazın güzelliği” soyutlamasıyla, “iksir” ile “ağu” arasında kurduğu poetik diyalektikle yeniden kurar “Biz kırıldık daha da kırılırız/ Doğudan Batıya bütün dünyada/ Ama kardeşin kardeşe vurduğu hançer/ İki ciğer arasında bağlantı kurar/ Büyür, bir gün, zenginleşir orada,/ Çünkü Ali’yi dirilten iksir de saklı/ Hasan’a sunulmuş ağuda,/ Granitin de olur bir okyanus diriliği,/ Nehirler daha uysal akar,/ Bir çiçek nasıl açılıyorsa kendiliğinden/ Bir kuş nasıl uçuyorsa/ Öyle sever, çalışır insan,/ Kıraçlar çarptıkça dağlara/ Gül göçürür şafağından/ Doğanın altın şafağından/ İnsanın altın şafağından/ Tarihin altın şafağından” Ve bir şiir ancak bu kadar güzel bitebilir: “Biz kırıldık daha da kırılırız// Kimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza.”
Karınca Nasihatı - Sezai Sarıoğlu
“Derman arardım derdime, derdim bana derman imiş. / Burhan arardım aslıma, aslım bana burhan imiş. / Sağı solu gözler idim, dost yüzünü görsen deyû/ Ben taşrada arar idim, ol cân içinde cân imiş/ Öyle sanırdım ayrıyam, dost gayrıdır ben gayrıyam,/ Ben de görüp işiteni, bildim ki ol cânân imiş.” (Niyazi Mısri)
Eskiden masalcılar ellerinde uzun bir masal ipi,çember halinde otururmuş.Masalını anlatıp bitiren ipe bir düğüm atarmış.Çemberin ve ipin sonundaki en masalcı kadın, derin bir nefes alıp üfleyerek düğümleri çözermiş.Böylece, yeni bir masala başlamanın, masalı başkasına anlatarak o masaldan kurtulmanın yolu açılırmış.Masala başlamanın sihri, kalbiyle dinlediği bir masalı anlatarak düğüm atmak; yeni bir masala siftah etmenin sihri ise, sır’ı kendine malum nefesiyle düğümü çözmekmiş...
Bir masaldan yeni çıkmıştım...Elimde yeni bir “masal ipi”,dilimin hayreti,aklımın merakıyla yürüyordum.“Barış” görüşmeleri başlayalı sorularımı ve cevaplarımı zihnimden dizime koyup düşünüp durduğum bir gündü.Kelamım, kalemim ve kalbim Barış’tan yanaysa da tarihe koyuyuyorum olmuyor, coğrafyaya koyuyorum dolmuyordu.İçimde bir sıkıntı vardı ki bunu ancak devrim, çözerdi. Ama elimizden kaçırıp dilimize düşen devrim çok uzaktaydı. Kırmızı kırmızı düşünüp dururken,21 Mart’ın Newroz’un yanı sıra Dünya Şiir Günü ve Dünya Masal Günü olduğu aklıma gelince devrim bulmuş gibi sevindim.
Dahası, derdime bir çare bulurum diye yolumu, Newroz’a, şiire ve masala düşürmek için evden çıktım... Bir masaldan yeni çıkmıştım... Elimde yeni bir “masal ipi” yürüyordum...Evimizin yakınındaki koruda, yürürken topal bir karıncaya rastladım. Barış’ı bi göz olsun görmek umuduyla yaşını küçültmekten geliyormuş. Bizim buraların yabancısı bir karıncaydı. Derdine derman bulmak için masalı terk etmiş, insan içine çıkmıştı. Sırtında tevatür bir nar taşıyordu. Buğday yerine nar taşımasının bir manası varmış da “içi” olmayan “dış”ından ibaret dünyalılara söylemezmiş. Söylemesine göre, Nar da bir dünya görüşüymüş, Barış masasında Nar’ın aleyhinde cümle kurup kalbini kırmaya gelmezmiş. Yeraltından, yer üstünden, dağlardan, sulardan geçip gelmiş. Bütün derdi, günlerdir dilinde taşıdığı bir çift sözü söylemek, özenle taşıdığı Nar’ı Amed’de Newroz alanında “tarihin ve barışın beti bereketi” niyetine parçalamakmış...Ben diyeyim diyalektik rastlantı, siz deyin rastlantı tanrısının marifeti, iki dertli karşılaşınca samanlık aşk değil dert olurmuş. Benim derdim, Devrim’den, kendimden ve şiirlerimden çoktu. Kıymayın bana dağlar, devletler, taktikler, taklitler ve tahliller, diyecek oldumsa da, dilim içime kaçtığından, diyemedim. Kalakaldım. Hem karınca hem de bilge olmanın kolay olmadığını anlamıştım. Ne karıncaydı o içimden geçip dışıma dökemediklerimi kararınca okumuştu. Sana “karınca duası” yapayım da ferahla, deyince iyice mahçup oldum. Mahçup olmak mağlup olmaktan iyiydi. Bir masaldaydık sanki; o söyledi ben tekrarladım:“Devletle mi karşılaştınız;dikkat!
Devlet benzeştirir. Diliniz devletin diline benzemesin.
Alma mazlumun ve Barış’ın âh’ını çıkar aheste aheste, diyerek, kendinizi ‘öteki’ olmaktan kurtarıp eşitlemeye çalışırken başka halkları ‘zan’ altında bırakan bir dil sizden uzak olsun...Karpuz’u, koruyalım, kollayalım derken Nar’ın ve tedirgin güvercinin âh’ını da almayın...Newroz’u ve ateşi şımartırken, 1 Mayıs’ı ve karanfilleri üzmeyin..Tarihteki kötülüklerden tanıdığınız “zorunluluk” kavramına sığınıp özgürlükleri sadece iki halkla tanımlamayın ki yeni bir resmi tarih yazılmasın...Yıllardır ellerini dağların, dillerin, halkların altına koyan, koymayan, az koyan çok koyan sosyalistlerin itirazını eşyanın doğasına uygun bilin, ne var ki ‘mutlak haklı’ olmayı teorinin ve pratiğin kaldırmayacağını da onların defterlerine karınca harfleriyle yazın.Çok yenildiğiniz, hatta güzel yenilmediğinizin tecrübeyle sabit olduğunu unutmayın. Tarih/hayat bu kez Kürdili Hicazkar makamında yeniden yenilmeyi reva görmesin, diye aklınızla kalbinizin kader hesabını yeniden tutun ve şiirlerle, masallarla ve ateşle sağlamasını yeniden yapmayı siz siz olun ihmal etmeyin...”Çok sormuş ve sorduğu kadar da çok bilmiş ve çok görmüş karınca “Benden söylemesi” deyip, uzaklaştı. Elimde masal ipiyle kalakaldım.Yeni bir masala düğümler atmak için, “Amin yerine şiir”, “Amin yerine masal”,“Amin yerine Newroz” diye sayıklayarak peşi sıra yola revan oldum. Eskiler,“ah min’el aşk” demişlerdi...Aşkın elinden âh çekmek aşka dahildi; her şey aşk için ve aşk yüzündendi.
Eskiden masalcılar ellerinde uzun bir masal ipi,çember halinde otururmuş.Masalını anlatıp bitiren ipe bir düğüm atarmış.Çemberin ve ipin sonundaki en masalcı kadın, derin bir nefes alıp üfleyerek düğümleri çözermiş.Böylece, yeni bir masala başlamanın, masalı başkasına anlatarak o masaldan kurtulmanın yolu açılırmış.Masala başlamanın sihri, kalbiyle dinlediği bir masalı anlatarak düğüm atmak; yeni bir masala siftah etmenin sihri ise, sır’ı kendine malum nefesiyle düğümü çözmekmiş...Bir masaldan yeni çıkmıştım...Elimde yeni bir “masal ipi”,dilimin hayreti,aklımın merakıyla yürüyordum.“Barış” görüşmeleri başlayalı sorularımı ve cevaplarımı zihnimden dizime koyup düşünüp durduğum bir gündü.Kelamım, kalemim ve kalbim Barış’tan yanaysa da tarihe koyuyuyorum olmuyor, coğrafyaya koyuyorum dolmuyordu.İçimde bir sıkıntı vardı ki bunu ancak devrim, çözerdi. Ama elimizden kaçırıp dilimize düşen devrim çok uzaktaydı. Kırmızı kırmızı düşünüp dururken,21 Mart’ın Newroz’un yanı sıra Dünya Şiir Günü ve Dünya Masal Günü olduğu aklıma gelince devrim bulmuş gibi sevindim.
Dahası, derdime bir çare bulurum diye yolumu, Newroz’a, şiire ve masala düşürmek için evden çıktım... Bir masaldan yeni çıkmıştım... Elimde yeni bir “masal ipi” yürüyordum...Evimizin yakınındaki koruda, yürürken topal bir karıncaya rastladım. Barış’ı bi göz olsun görmek umuduyla yaşını küçültmekten geliyormuş. Bizim buraların yabancısı bir karıncaydı. Derdine derman bulmak için masalı terk etmiş, insan içine çıkmıştı. Sırtında tevatür bir nar taşıyordu. Buğday yerine nar taşımasının bir manası varmış da “içi” olmayan “dış”ından ibaret dünyalılara söylemezmiş. Söylemesine göre, Nar da bir dünya görüşüymüş, Barış masasında Nar’ın aleyhinde cümle kurup kalbini kırmaya gelmezmiş. Yeraltından, yer üstünden, dağlardan, sulardan geçip gelmiş. Bütün derdi, günlerdir dilinde taşıdığı bir çift sözü söylemek, özenle taşıdığı Nar’ı Amed’de Newroz alanında “tarihin ve barışın beti bereketi” niyetine parçalamakmış...Ben diyeyim diyalektik rastlantı, siz deyin rastlantı tanrısının marifeti, iki dertli karşılaşınca samanlık aşk değil dert olurmuş. Benim derdim, Devrim’den, kendimden ve şiirlerimden çoktu. Kıymayın bana dağlar, devletler, taktikler, taklitler ve tahliller, diyecek oldumsa da, dilim içime kaçtığından, diyemedim. Kalakaldım. Hem karınca hem de bilge olmanın kolay olmadığını anlamıştım. Ne karıncaydı o içimden geçip dışıma dökemediklerimi kararınca okumuştu. Sana “karınca duası” yapayım da ferahla, deyince iyice mahçup oldum. Mahçup olmak mağlup olmaktan iyiydi. Bir masaldaydık sanki; o söyledi ben tekrarladım:“Devletle mi karşılaştınız;dikkat!
Devlet benzeştirir. Diliniz devletin diline benzemesin.
Alma mazlumun ve Barış’ın âh’ını çıkar aheste aheste, diyerek, kendinizi ‘öteki’ olmaktan kurtarıp eşitlemeye çalışırken başka halkları ‘zan’ altında bırakan bir dil sizden uzak olsun...Karpuz’u, koruyalım, kollayalım derken Nar’ın ve tedirgin güvercinin âh’ını da almayın...Newroz’u ve ateşi şımartırken, 1 Mayıs’ı ve karanfilleri üzmeyin..Tarihteki kötülüklerden tanıdığınız “zorunluluk” kavramına sığınıp özgürlükleri sadece iki halkla tanımlamayın ki yeni bir resmi tarih yazılmasın...Yıllardır ellerini dağların, dillerin, halkların altına koyan, koymayan, az koyan çok koyan sosyalistlerin itirazını eşyanın doğasına uygun bilin, ne var ki ‘mutlak haklı’ olmayı teorinin ve pratiğin kaldırmayacağını da onların defterlerine karınca harfleriyle yazın.Çok yenildiğiniz, hatta güzel yenilmediğinizin tecrübeyle sabit olduğunu unutmayın. Tarih/hayat bu kez Kürdili Hicazkar makamında yeniden yenilmeyi reva görmesin, diye aklınızla kalbinizin kader hesabını yeniden tutun ve şiirlerle, masallarla ve ateşle sağlamasını yeniden yapmayı siz siz olun ihmal etmeyin...”Çok sormuş ve sorduğu kadar da çok bilmiş ve çok görmüş karınca “Benden söylemesi” deyip, uzaklaştı. Elimde masal ipiyle kalakaldım.Yeni bir masala düğümler atmak için, “Amin yerine şiir”, “Amin yerine masal”,“Amin yerine Newroz” diye sayıklayarak peşi sıra yola revan oldum. Eskiler,“ah min’el aşk” demişlerdi...Aşkın elinden âh çekmek aşka dahildi; her şey aşk için ve aşk yüzündendi.
Sezai Sarıoğlu;Turfanda Nuh’un teknesi
Madem ki elenişin sırrını soruyorsun ey talip,o halde seni merakta bırakmayacağım.‘Her şey o mudur, yoksa O’ndan mıdır?’ diye sordu Nuh ve ‘Her şey O’ndandır’ diyenleri gemiye aldı. Elendim. Tek kaldım, çokluk içinde. Sular yükseldi, karanlık çöktü. Çaresizdim. Umman-ı hakikatte gark olmuştum. Hep teşbih içinde. (...) Bir geminin yolcularıydılar hepsi de. Bir tufan sonrasının yolcuları. Hayatta kalmaktan başka bir becerileri var mıydı, bilinmez.
‘Her şey O’ndandır,’ dediler ve kurtuldular.
‘Her şey O’dur, deselerdi boğulurlardı, nitekim dediler ve boğuldular.Tenzih ehli kurtuldu, teşbih ehli helak oldu. Zahirde.” (Dücane Cündioğlu, “Hz. İnsan”)
Son aylarda yürürlüğe koyulup “çözüm” olarak takdim edilen taktik ve stratejilerin “Barış süreci” olup olmadığını bilecek delillere sahip değilim. Bildiğim, bu tür süreçlerin politik, etik ve estetik bir bütünlük içermesi gerektiğidir.Şu ana kadar devlet/hükümet aklının ve dilinin böyle bir kaygı ve hakikat içerdiği söyleyenin burnu Kof Dağı’na dek büyür. Öte yandan, birbirini “düşman” ilan etmiş tarafların savaşı üzerine süren bir “masaya oturmaları”ihtimali elbette barış yanlılarını sevindirir.Ne var ki, başka dünyalıların örneklerine bakarak bunun, çocukluğumuzda oynadığımız “aldım verdim ben seni yendim”, “alamazsın, veremezsin sen beni yenemezsin” oyunu gibi olamayacağı aşikar.Aslolan, “savaş nedeni” olan tarihsel, siyasal, kültürel sorunların,bir daha savaşı gerektirmeyecek şekilde tarihin çöp tenekesine atılmasıdır. Bu da masadaki ya da akıldaki taleplerin neler olduğunu bize hatırlatır. Burada “masa” mecaz olarak ortak yaşanması düşünülen, düşlenen, hala mümkün olduğu varsayılan, söylenen “Türkiye”dir.(Orhan Alkaya’nın “Türkiye Hala Mümkün” kitabı geliyor aklıma...) O halde “masada”, tarihsel ve güncel olarak oluşmuş “iki” tarafın olması gerçeği, taleplerin ve dilin diğer halkları, ezilenleri, sömürülenleri de çıkarlarını da “unutmayı” gerektirmez. Dahası, kullanılan dilin, özellikle de ezilen tarafın dilinin başkalarını mağdur eden “yeni bir resmi dil!” olması esastan ve usulden sorunludur. “Sorun” olarak niteliğimiz şey, barışı vadeden dilin, ilk ya da son tahlilde karşı çıktığı dile benzememesinin etiği ve estetiğidir.Arif Damar’ın, “Hissen yok bu akşamda senin/ sen öğleden beri/ bu renk renk/ bu çeşit çeşit söylenen şarkının/ artık haricindesin” dizelerinin kolaylaştırıcılığında, MHP, CHP gibi, aynı devlet/ruh ikizi yeminli şovenistlerin bu muhabbette hisseleri olmadığını not düşerek devam edelim. Her sürecin özgün bir dili, etiği, estetiği söz konusu. Bir projeyi savunmanın da karşı çıkmanın da bir dili, etiği, estetiği olmalı,Bizim mahallenin kolektiflerince sürece yapılan“itirazlar”,
“tanımlar”, bazı doğruların sanki “yanlış” söylendiği bir tavır olarak şekilleniyor. Bu konuda ilk söylenmesi gereken, savaşın doğrudan tarafı olan dahil, bizim mahalledeki hiçbir siyasal kolektifin diğeri karşısında mutlak haklı/doğru ya da mutlak haksız/yanlış olamayacağıdır. Bir çoğu haklı da olsa bütünlüklü bir eleştiri dili kuramama, “savaşa devam!” dışında karşı öneri sunamama, bu sorunda da taraf olan sosyalistleri sürekli “ilke tekrarlayarak tutum beyan eden” konumuna düşürüyor. Oysa tarih onlardan daha fazlasını bekliyor. Barış, birbirimize yenilmemenin tersine, hep birlikte bir bu kez de “Barış” ihtimali üzerinden resmi tarihe yenilmemenin teori ve pratiği değil midir? Devlet/hükümet tarafından sıkça altı çizilen, “görüşme trafiğinin tarihselliği, sürece zarar vermeme”, “tarihi eşik”, gibi “kırmızı çizgi” yaratan söylemler daha başında özgür tartışmayı engelliyor.Kısaca serpiştirdiğim bu işaretler, nedense Nuh Efsanesi’ni hatırlatıyor bana. İtaat edip gemiye alınan “çift”ler, itaat etmeyip alınmayan “tek”ler. Hayvanları gemiye bindirmeyi başaran Nuh, ona inanmayıp gemiye binmeyi reddeden karısı ve oğlu. Gemideki “tek” Nuh... Gemideki “tek” olanın neden tek, dışarıda kalan “tek”lerin halleri boşlukta bir soru(n) olarak kalsın, biz güncele dönelim. “Gerekirse baldıran içerim!” diyen başbakan tarihin kadiri mutlak muktediri olarak kendini “tek” ilan ediyorsa tarihteki ve efsanelerdeki delillere tekrar tekrar bakmak gerekiyor...Devletin/hükümetin kafasında tahayyül ettiği Türkiye’nin ne olduğunu anlamak için yaptıklarına bakmak yeterli. Yeni bir Türkiye için “Ah” çekerek barış için seslenmek ve “barış”mak başka, “aşk” çekerek seslenmek ve “barış”mak başka... İster politik yetmezliğime ve “küçük burjuva” zaafıma, ister politikadan nasibini almamış “şairliğime” sayın, bu şerhlerime ve itirazlarıma rağmen “barış” sözcüğünü duymak beni her zaman heyecanlandırır. Heyecanımı hem mazur, hem mahcup hem de Barış görün..
‘Her şey O’ndandır,’ dediler ve kurtuldular.
‘Her şey O’dur, deselerdi boğulurlardı, nitekim dediler ve boğuldular.Tenzih ehli kurtuldu, teşbih ehli helak oldu. Zahirde.” (Dücane Cündioğlu, “Hz. İnsan”)
Son aylarda yürürlüğe koyulup “çözüm” olarak takdim edilen taktik ve stratejilerin “Barış süreci” olup olmadığını bilecek delillere sahip değilim. Bildiğim, bu tür süreçlerin politik, etik ve estetik bir bütünlük içermesi gerektiğidir.Şu ana kadar devlet/hükümet aklının ve dilinin böyle bir kaygı ve hakikat içerdiği söyleyenin burnu Kof Dağı’na dek büyür. Öte yandan, birbirini “düşman” ilan etmiş tarafların savaşı üzerine süren bir “masaya oturmaları”ihtimali elbette barış yanlılarını sevindirir.Ne var ki, başka dünyalıların örneklerine bakarak bunun, çocukluğumuzda oynadığımız “aldım verdim ben seni yendim”, “alamazsın, veremezsin sen beni yenemezsin” oyunu gibi olamayacağı aşikar.Aslolan, “savaş nedeni” olan tarihsel, siyasal, kültürel sorunların,bir daha savaşı gerektirmeyecek şekilde tarihin çöp tenekesine atılmasıdır. Bu da masadaki ya da akıldaki taleplerin neler olduğunu bize hatırlatır. Burada “masa” mecaz olarak ortak yaşanması düşünülen, düşlenen, hala mümkün olduğu varsayılan, söylenen “Türkiye”dir.(Orhan Alkaya’nın “Türkiye Hala Mümkün” kitabı geliyor aklıma...) O halde “masada”, tarihsel ve güncel olarak oluşmuş “iki” tarafın olması gerçeği, taleplerin ve dilin diğer halkları, ezilenleri, sömürülenleri de çıkarlarını da “unutmayı” gerektirmez. Dahası, kullanılan dilin, özellikle de ezilen tarafın dilinin başkalarını mağdur eden “yeni bir resmi dil!” olması esastan ve usulden sorunludur. “Sorun” olarak niteliğimiz şey, barışı vadeden dilin, ilk ya da son tahlilde karşı çıktığı dile benzememesinin etiği ve estetiğidir.Arif Damar’ın, “Hissen yok bu akşamda senin/ sen öğleden beri/ bu renk renk/ bu çeşit çeşit söylenen şarkının/ artık haricindesin” dizelerinin kolaylaştırıcılığında, MHP, CHP gibi, aynı devlet/ruh ikizi yeminli şovenistlerin bu muhabbette hisseleri olmadığını not düşerek devam edelim. Her sürecin özgün bir dili, etiği, estetiği söz konusu. Bir projeyi savunmanın da karşı çıkmanın da bir dili, etiği, estetiği olmalı,Bizim mahallenin kolektiflerince sürece yapılan“itirazlar”,“tanımlar”, bazı doğruların sanki “yanlış” söylendiği bir tavır olarak şekilleniyor. Bu konuda ilk söylenmesi gereken, savaşın doğrudan tarafı olan dahil, bizim mahalledeki hiçbir siyasal kolektifin diğeri karşısında mutlak haklı/doğru ya da mutlak haksız/yanlış olamayacağıdır. Bir çoğu haklı da olsa bütünlüklü bir eleştiri dili kuramama, “savaşa devam!” dışında karşı öneri sunamama, bu sorunda da taraf olan sosyalistleri sürekli “ilke tekrarlayarak tutum beyan eden” konumuna düşürüyor. Oysa tarih onlardan daha fazlasını bekliyor. Barış, birbirimize yenilmemenin tersine, hep birlikte bir bu kez de “Barış” ihtimali üzerinden resmi tarihe yenilmemenin teori ve pratiği değil midir? Devlet/hükümet tarafından sıkça altı çizilen, “görüşme trafiğinin tarihselliği, sürece zarar vermeme”, “tarihi eşik”, gibi “kırmızı çizgi” yaratan söylemler daha başında özgür tartışmayı engelliyor.Kısaca serpiştirdiğim bu işaretler, nedense Nuh Efsanesi’ni hatırlatıyor bana. İtaat edip gemiye alınan “çift”ler, itaat etmeyip alınmayan “tek”ler. Hayvanları gemiye bindirmeyi başaran Nuh, ona inanmayıp gemiye binmeyi reddeden karısı ve oğlu. Gemideki “tek” Nuh... Gemideki “tek” olanın neden tek, dışarıda kalan “tek”lerin halleri boşlukta bir soru(n) olarak kalsın, biz güncele dönelim. “Gerekirse baldıran içerim!” diyen başbakan tarihin kadiri mutlak muktediri olarak kendini “tek” ilan ediyorsa tarihteki ve efsanelerdeki delillere tekrar tekrar bakmak gerekiyor...Devletin/hükümetin kafasında tahayyül ettiği Türkiye’nin ne olduğunu anlamak için yaptıklarına bakmak yeterli. Yeni bir Türkiye için “Ah” çekerek barış için seslenmek ve “barış”mak başka, “aşk” çekerek seslenmek ve “barış”mak başka... İster politik yetmezliğime ve “küçük burjuva” zaafıma, ister politikadan nasibini almamış “şairliğime” sayın, bu şerhlerime ve itirazlarıma rağmen “barış” sözcüğünü duymak beni her zaman heyecanlandırır. Heyecanımı hem mazur, hem mahcup hem de Barış görün..
Sezai Sarıoğlu;Sen Yenisin Galiba
sen yenisin galiba; sözcüklerin akşamdan kalma
dünyada kendini yaşayacağın içten bir köşe yok
omzunda eskimiş kuşlar, dilinde radikal bir rüzgar
gülcü çocuk,hayallerinde cimrisin, diyor sana
sen yenisin galiba; ürkekliğin yabansı ve yabancı
cümle kurmakta gecikiyorsun, harflerin serçe
sen yenisin galiba; aşığa bağdat’ı soruyorsun
sen yenisin galiba; aşkının işaret parmağı kayıp
için haram su’lar talanı, dışın dağınık dizeler iklimi
kalbinden başka, geçmişin ve geleceğin yok
gittiği yerlere kendini götüremeyen göçmez kuş
gittiği yerlere kendini götüremeyen göçmez kuş
sen yenisin galiba; her aşkta azınlığa düşüyor yüreğin
bir aşkın içinde, arabölge’de milis gibi yaşıyorsun
sen yenisin galiba; hiç haram öpücük biriktirmemişsin
sen yenisin galiba; diyalektiği ve aşkı şaka sanıyorsun
kış serçesi gibi pencere önlerinde telaş yapıyorsun
aşk ile alışkanlığı birbirine karıştıran sayısal tarih
kuşların ortadoğu’ya ölüme gitmesi içini üşütmüyor
sen yenisin galiba; aşkta havalar her dem kötü
iki yenilgi arasında sözcüklerini araf’ta soğutuyorsun
sen yenisin galiba; soruların yetim cevapların öksüz
sen yenisin galiba; kalbinin dış politikası yok
savaşta yanlış aşık, aşkta birinci tekil şahıs,
en yaşlı mevsim kış gibisin, beyazların tarih
doğu’n haram bir aşk divanı, batı’n helal bir su gazeli
sen yenisin galiba; aşk bu kentte iki kere acemi
her yangından sonra suçu su’yun üstüne atan aşık
sen yenisin galiba; dağları sürç-ü lisan sanıyorsun
sen yenisin galiba; ezberinde hiç ayrılık yok özleriyle
öten aşıkların selamını almıyorsun
her aşktan çırak çıkmak en büyük marifetin şiirlerini
eksiğine bozduruyorsun loncalarda
sen yenisin galiba; insanı savaş ve devlet terimi sanıyorsun
aşka yenilip aşığı yenen, hariçten okunan bir gazel
sen yenisin galiba; aşık oldukça küsme hakkı kazanıyorsun
sen yenisin galiba; kuşlarda ve düşlerde yedeğe düşmüşsün
aşkta imla hatası yapmakta dönem birincisi
ikinci sevişmede kendine ve sevgiline devlet
her aşk, her aşık ikinci baskıda düzelir, sanıyorsun
sen yenisin galiba; nedenlerin sonuçlarını kıskanıyor
yanıldığın ve yenildiğin cümlelerden hatırlıyorsun çıtkırıldım hayatı
sen yenisin galiba; kimi kucaklasan ara bölge’de ölüyorsun
sen yenisin galiba
sen yenisin galiba; galiba sen yenisin
her aklından geçeni aşk ve devrim sanıyorsun
Sezai Sarıoğlu;Sinemalarda İki Rüya Birden
bu gece sinemalarda iki rüya birden hangi rüyayı oynatsa makinist
annemin gözleri şangır şungur şark karışık, garp taşlık
insana hangi şarkılardan gidilir
bu gece camlarda iki perde birden hangi perdeyi oynatsa kuklacı
ellerinin işaret parmağı kırgın dallar yokuş, dağlar iniş
aynalara hangi yüzden gidilir
bu gece rüyalarda iki film birden hangi sevinci görse nafile çocuk
beş dakika ara ve gazoz ferahlığı gurbet hüzzam, sıla klasik
az'lara hangi fasıldan gidilir
bu gece afrika'da iki menekşe birden hangi çiçeği oynatsa hayali küçük ali
gülhane'de nazım açan ceviz ağacı imgeler asi, şairler doğuştan siyahi
afrika'ya hangi cazdan seksek gidilir
bu gece sinemalarda iki anne birden hangi çocuğu oynatsa yazlık yağmur
devletbabalar sinemasız reisicumhur anneler faslı, çocuklar dahilden gazel
annelere hangi çocuklardan gidilir
bu gece aşklarda iki aşık birden hangi öpüşmeyi efsunlasa aşık
her alışkanlığın sonu evvel ayrılık aşklar kandırma kuvveti, aşıklar su
aşklara hangi aşıklardan gidilir
bu gece düşlerde iki şiir birden hangi şiiri yorumlasa acemi şair
evvel şairin sonra şiirin kalbi kırık ölümler leyli meccani, kuşlar azınlık
askerlere hangi annelerden gidilir
bu gece devrimlerde iki devrimci birden hangi devrimi ağlasa çok bilmiş devrimci
devrim ölür annesinin şarkılarına gömülür her aşk devrim her aşık devrimci
devrimlere hangi aşklardan gidilir
Ana Karnındaki Dil - Sezai Sarıoğlu
“Zımanê zıkmaki” ve “gı pındrıvi’
“Kuşları okuyorum içimde ağacın kuşlarını/ Yeni pişmiş çilek reçeli gibi kaynayan/ Dalların üzerinde/ Gemilere dadanan kuşları okuyorum bir de/ Göklerde bir başına dolaşan/ Görkemle/ Büyük denizlerdeki yalnız kuşları/ Ve okuyorum yıllardır bütün yalnızlıkları/ Okuyorum da/ Kuş olsun insan olsun/ Yalnızlık sevmeyi bilmeyenlerin icadı…” (Edip Cansever)
Ben, anası Hıno’nun Ermenice, Kürtçe, Zazaca, Türkçe deyimlerle kedileri Mestan’la arkadaş olarak büyüttüğü bizim mahallenin “Gâvur” ağabeylerinden Mıgırdiç Margosya’nın yalancısıyım… Tarih boyunca dile ilişkin tüm hikâyeyi özetleyen bir deyimdir: “Zımanê zıkmaki…” Bu üstü başı, içi-dışı anlam yüklü “Ana karnındaki dil” cümlesinden söz edeyim size/bize… “Ana dil” olarak bildiğimiz anlam dünyasının ötesine geçen bu deyimi, dünyaya armağan eden bir kültürün kıymetinden sual olunabilir mi? “Ana karnındaki dil”den söz açılmışken, dilleri ve kavimleri zorla iskâna tabi tutanlar, dilleri yasaklayanlar geliyor aklıma… Üstü başı Dersim Seyit Rıza’nın idam edilirken tarihe şerh düştüğü “Evladı Kerbelayız, yazıktır, günahtır, cinayettir” cümlesiyle sesleniyorum onlara… Kalbin elinden tutan insanı insan olmaya çağıran çığlıktır bu tarihten coğrafyaya indirilmiş sözler… Tövbe bilene vahiy, teori bilene alıntıdır, dağ bilene aşkıya, türkü bilene ağıt, şiir bilene mısra-ı bercestedir. Tarihen Ayıptır… Siyaseten zulümdür…
Ben, henüz on dört yaşındayken sürgün kafilesinde kaybolan, sonra bir Kürt ağanın yanında çobanlık yapan, sünnet edildikten sonra ismi Ali olarak değiştirilen Sarkis’in nam-ı diğer Heradanlı Sıke’nin oğlu Mıgırdiç Margosyan’ın yalancıyım… Yarısı Ermenice yarısı Kürtçe bir deyim öğrendim geçenlerde rastlantı sonucunda. “Berdan berdan eğenk lao…” Kaç gündür, “Parça parça olduk oğlum…”, “Paramparça olduk lao” anlamına gelen cümlenin tarihsel ve güncel anlamının derdindeyim… Günahtır… Yazıktır… Ayıptır…
Ben, seçmen kütüklerinde Miğirdiç, Mıhırdıç, Mugurduç, Mıcırdık, Mugıroviç, Mırmırviç, Mıcırdiş ve son olarak ise Memetdinç olarak yazılan Mıgırdiç Margosyan’ın yalancıyım… Ece Ayhan’ın, “Enel Hak” şiirinde “Bir yanlışlık da çakılabilir kütüklere, küçük ve yanar.” dizesindeki gibi, bile isteye, dikey bir yanlışlık çakılır seçmen kütüklerine. Kimi zaman nüfus kütüklerine… Resmi tarihin bu coğrafyayı, kavimleri, dilleri bugüne taşıyan tarihsel hesap hatalarını, Kürtlerin “Êzinge min! “Êzinge min!” yani “Benim odunum! Benim odunum” deyimiyle de okumak mümkün. Dağı-taşı mühür kılmak geleneğinden söz ediyorum. “Hiç zulümsüz gün görmedik” diye kendi deneyimlerini yazıklanan çocuklar neyin habercisidir? Dağa taşa, benim odunum, benim kuşum, benim dağlarım, benim nehirlerim Türk’tür diye mühür basan, her şeyin zorla Türk olacağını zanneden kötülük toplumu ve kötülük dayanışmacıları hangi aklın, hangi tarihin kusuru. Tarih hocaları tartışıp dursun, tarih de onlara kıs kış gülsün… Değil mi ki, tarih öyle işlemiyor… Dahası dillere tuğra vurarak işliyor görünse de, her gün devleti on altı kere sayıklayan resmi sarışın tarihçilerin karşısına çıkıyor günü gelince… Tarih demişken, marş mehteran Dersim’in kapısı çalınır. Haki kasnaklı davullar dövülür. Nice katliam için peşrevdir daha. Ayıptır… Zulümdür… Kötülüktür…
Ben Diyarbekir’i bizlerle yeniden tanıştıran Hançepekli nam-ı diğer Gavur Mahallesinden Mıgırdiç Margosyan’ın yalancıyım… Türkçede “Bu dünyada ne kaldı, nedir bize dar gelen? Hani insanlık?” anlamına gelen Kürtçe “Çi malı vê dınyayê çı j ime re teng e? Ka însanetî?” deyimi üzerine düşünüyorum, ondan el alarak. Kırmızı kırmızı düşünüyorum… Orta derecede Türkçemle muhalif muhtelif düşünüyorum. Sadece resmi tarihi çoğaltıcılarını değil… “Sol” hesap hatasıyla ezilenlerin varlıklarını, acılarını, dillerini anlamayanların giderek devlete ne çok benzediklerini, günden güne kötülüklerin şeklini aldıklarını da düşünüyorum… Öyledir, belki de öyledir; devlet haber göndermiştir, dilinizin ucunu, kalbinizin fitilini Türkçeye göre ayarlamak mecburi ve meccanidir. Hal böyle olunca, kılıç yerine çekmiştir dilini nice şairler, yazarlar, sanatçılar... Türkçe sefere çıkıyordur yazarların dilleri. Ayakları ve uyaklarıyla… Nereye gittikleri bellidir; “Uzayan dil kesilir!” buyruğuyla Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, eski bir iktidar yolu yürünmektedir. Türkçenin yanında diğer dillere yer açmayı aklına bile getiremeyen edebiyatçılar, şairler kesilen dilleri kurutuyorlardır, şiirlerine asmak için. Hani anlamı şiirden kovmayan insanlık, hani devlete kenar süsü olmamaya yeminli şairlik… Hani dilin saatinin kaç kala ve kaç geçe olduğunu meşk eden şiir… Hani, saltanattan azade şair, nereye gitti şiir atını yeniçeri gibi eyerlemeyen şair… İçime çöküp, kendimce eski ve yeni aklımca söyleniyorum işte. Yanı başındaki halka, halklara bir dillik yer açmayanlar, kendi dilini ezel ve ebet kılıp diğer dillerin kalbini kıranlar huzur peşrevi yapıyorlar divan yolunda. Şair deyince, şiir deyince, “özi özlerine” başka şairler de, yazarlar da, sanatçılar da var elbette. Dillerin ve anlamların doğum günlerini bilen, tarihin hissesiz harikalar eşiğinde dil alıp dil veren, dili dil ile zarf etmenin keyfinde ve keşfinde olanlar kavmi şairler de var. Dilim sende, dilin bende demenin hızını ve hazzını tadanlar… Dil deyince, diller deyince, başka dilleri de dilinin ucuna konduran, “Yedi yaşındaki çocukları dillerinden öldürenler kim?” diye tarihi soyutlayarak soyutlayanlar. Bunları der demez, “Sen yenisin galiba, dağları sürç-i lisan sanıyorsun/ Sen yenisin galiba insanı sürç-i dil sanıyorsun” dizesini dilimin ucuna kondurup, dilini devletten, resmi tarihten koparıp ezilenlerin dilinin yanına koyanların dil evine koşuyorum. Çocukları sürç-i insan sayarak, bir tabudan bir tabuya, bir kötülükten bir kötülüğe geçerek nasıl özgürleşip insan olabilir insan, diyorum… Çocuk demişken, diline ve damağına mühür vurulmuş öldürüldüğü halde kendini uykuda ve rüyada zanneden çocuklar geliyor aklıma. Yazıktır… Günahtır. Ayıptır…
Ben, Hamravat suyundan tas tas su içen “uzun yaşamalı su” Mıgırdiç Margosyan’ın yalancısıyım. Su’yun inadını hatırlamışken, suyun aklına tarihi getirmişken, Kürtçe “Gotiye ğhaç, nabe paç” deyimiyle de okuyorum, yeniden anlamlandırıyorum tarihin ve coğrafyanın delillerini… Bu bir dilden emanet deyim kişilerin, kavimlerin bir kere “haç/put” demişlerse, “çaput” demeyeceklerini söylermiş ya bizlere… Bir anlama daha heveskâr olmuşken, gündelik yaşamdan devşirilen bu mecazı somut gerçeğe tercüme ediyorum: Tarih boyunca baskı ve zulüm altında kalan halklar gün gelip korkuyu yenmişlerse, korku korkusuzluğa dönüşmüşse, günün en erken ve en ilerlemiş saatlerinde eşik geçilmiştir artık... Tanzimat, Birinci ve İkinci Meşrutiyet, Cumhuriyet demişken; ey insanlara sevmeme, tanımama, anlamama gücü veren kötülük… Ey, kavimlerin ve dillerin kapılarını, taşların anlamlarını söküp, öldürüp kendi şehirlerini, surlarını inşa eden kötülük… Yazıktır. Ayıptır… Günahtır… Cinayettir…
Ben, Ermenice, Kürtçe, Zazaca ve Kürtçe ve Türkçe dualarla ebe Kure Mama’nın doğurttuğu Mıgırdiç Margosyan’ın yalancısıyım. Değil mi ki diller, kavramlarla, imgelerle anlamlar dünyasının kapısını çalar. Bilinçaltının ve bilinçüstünün tahtında oturan dillerden söz açılmışken, dil bir eşiktir, başka bir yerdir, kendisidir ama gönüllü melezliği özler, öteki anlamı kardeş bilir. Dil demişken diller demişken, devletleri hiç anlamamıştır diller. Bu yüzden her dil, harflerine ve kelimelerine devletlerden uzun sürmeyi, yaşamayı öğretmiştir daha tarihin başında… Yılın son günlerinde haram okumalar yaptıkça, kendi halkının acısını ve dilini “temsilen” adı derin öldürmeyle anılan Mezopotamya gibi çalışkan Musa Anter geliyor aklıma… Tarihin ve coğrafyanın saatini büyük insanlığa kurdukça, kedileri de Türkiye’yi de cetvelle çizen, tarih ve insanlık yerine kafatası besleyenlerin öldürttüğü, insanı iyilik olarak düşünen Hrant Dink geliyor aklıma… Onların bizlere bıraktıkları tarihsel, siyasi, insani delilleri okuyorum yeni yılın son günlerinde bir kez daha… Okumak demişken; yazmak demişken, okumak-yazmak demişken, anadilini öğrenmek için İstanbul’a geldikten iki yıl sonra Diyarbakır’a dönen Mıgırdiç Margosyan’ın bir anısını dert olarak fırlatmak isterim dünyanın orta yerine:
“… ne kadar Ermenice öğrendiğimi öğrenmek isteyen, bunu merak eden babamın şu sözlerini unutmam mümkün mü? ‘Hadi Margos, al elen kâğıtla kalemi bizim İstanbul’da Ermenice ğazatalarına bi tene ‘gı pındrıvi’ mektubu yaz!’ Babamın buyruğu üzre elime kâğıt ve kalem alarak onun ‘gı pındrıvi’ yani ‘aranıyor!’ dediklerini yazmaya başlamıştım: ‘Aslen Diyarbekir’in Piran kazasına bağlı Heredan köyünden dört yaşında ‘kefle’ye çığan Sarkis Margos, Seferberlik’te kaybolan akrubalarından ……….’yı aramağtadır. Her kim ki onların yerini bılise ‘haylığ’ içün aşağıdaki adrese yollamalarını…”
Okumak demişken… Yıllar önce yazılan “gı pındrıvi’ mektubunu okuyorum, okuyorum da… Yazıktır… Günahtır… Ayıptır…
Eski yılda da yeni yılda da, “yalnızlık sevmeyi bilmeyenlerin icadıdır” diyorum…
Ve başka dilleri, kavimleri sevmeyenler için üç vakte kalmadan tarihe dilnot düşüyorum…
Yazıktır… Zülümdür. Günahtır… Ayıptır.
Sezai Sarıoğlu;Aşk Dediğin Haram Olurdu ,Bildim
metin altıok'a behcet aysan'a..
gözümü karartıp düşlediğimde üç telli bağlamadır sivas
bir efsaneye göre abdallarıntürkülere ricası
eski bir rivayete göre, yangın sıcağından çok önce
soğuk erzurumluydu da sivas'ta otururdu,
ateşi doğru, yangını yanlış hatırlıyorum
lokman'ı behçet, behçet'i lokman hatırlıyorum
külün ana fikrini gittim, ateşin imlasını kendim bildim,
şiirine devlet olmayan şairleri içim bildim
bir efsaneye göre abdalların
eski bir rivayete göre, yangın sıcağından çok önce
soğuk erzurumluydu da sivas'ta otururdu,
ateşi doğru, yangını yanlış hatırlıyorum
lokman'ı behçet, behçet'i lokman hatırlıyorum
külün ana fikrini gittim, ateşin imlasını kendim bildim,
şiirine devlet olmayan şairleri içim bildim
Newroz'a Geç Kalma,Ateşe Geç Kalma - Sezai Sarıoğlu
Tuz-ekmek kardeşim, ey ateşten olma tarihten doğma halk… Newroz’a geç kalma… Ateşe geç kalma… Kendine, şiirlerine, söylencelerine geç kalma. Külü iki vakte kadar temize çek, üç vakte kadar özetini çıkar dağların… Dışını haram su’lara sal. Su’yun, suların ana fikrini aklında tut. İçine geç kalma. İçi varsa bir halk, düşü varsa bir halk halktır. Ateş’ten ve aşktan yapılmışsa bir halk halktır.
Aşkiyalardan başka geçmişin ve geleceğin yok. Yağmurun yerineharitada doğru işaretle. Bulutların… Dağların yerini kalbinde doğru işaretle… Çok eski bir gelenektir, dağların arkasından, ölü ormanların arkasından konuşulmaz. Her aşkın dağlardır kafiyesi dağlara filan denk gelir.
Dizelerin izini sür; “Ey vurulduktan sonra da bir süre uçan kuş…” Devlet dersinde öldürülen ateş çocukları unutma… Şaire kulak ver; “Ölümü denir şimdi onlara / Kalpleri durmuş çoktan…” Korkmazsa ateş korkmaz. Ölmezse ateş ölmez. Ateşin sudan, suyun ateşten korktuğu eski bir masaldır. Ödleriyle öten kuşları şımart ki, özleriyle de ötebilsinler. Tarihin ve coğrafyanın kalbine gömülen lirik ve romantik çocuklarını unutma… Çünkü, unutmamak tarihtir.
Aşkiyalardan başka geçmişin ve geleceğin yok. Yağmurun yerineharitada doğru işaretle. Bulutların… Dağların yerini kalbinde doğru işaretle… Çok eski bir gelenektir, dağların arkasından, ölü ormanların arkasından konuşulmaz. Her aşkın dağlardır kafiyesi dağlara filan denk gelir.
Her aşkiyanın dağlardır uyağı, ayakları her zaman dağlara denk gelir. Dağlar ve ateş, bizden önce de vardı, bizden sonra da orada hep var.
Kalbinden başka geçmişin ve geleceğin yok…
Ey tuz-ekmek kardeşim, ey tarihten olma, coğrafyadan doğma geciktikçe gençleşen halk… Newroz’a geç kalma… Bilirsin ki, ateş külün kalbinde gizlidir. Ateşin kalbinde ise, tarihin kütüğüne kendini ve dilini çakmak isteyen bir halk gizlidir. Ateşin kalbini kırma. Ateşi ve külü, tuzu ve ekmeği bütün zamanlarda şımart. Bir halk önce kalbiyle görür, sonra gözleriyle. Kalbine geç kalma. Kalbindir senin ülken. Kalbine geç kalma…Ateşe ve küle, tuza ve ekmeğe geç kalma…
Barıştan ve adaletten başka geçmişin ve geleceğin yok…
Savaş her devletin çekirdeğinde gizlidir. Barış halkların kalbinde gizlidir. Barış’a geç kalma. Dünyanın bütün halkları senin tuz-ekmek, ateş ve kül kardeşlerindir. Tuz’a ve ekmeğe, komşularına geç kalma. Komşudan iyilik almaya gitmek, komşuya iyilik göndermek, halkların en eski bilgeliğidir. İyiliğe geç kalma. Yanlış kuşlar, yanlış uçan kuşlar Ortadoğu’ya ölmeye gidiyorlar… Savaşla işbirliği yapan herkesin yüzüne karşı söyle ve eyle. İçindeki söze geç kalma…
Ateşten ve aşktan başka geçmişin ve geleceğin yok…
Ateş’te ve aşkta hile olmaz… Önce usta sonra çırak olmayı bilen ey halk. Ustalık elde bir, çıraklığa geç kalma… Yorulan bir halkın ayak değiştirmesi, yorulan bir şairin uyak değiştirmesi tarihe, siyasete ve şiire dahil. Ateşe hangi külden, küle hangi ateşten gidildiğinin masallarını anlat haldan bilene. Mem-u Zin’e, Cigerhun’a, Ahmed’e Hani’ye geç kalma. Tarihine geç kalma. Ki, “tarih ayağa kalkınca görülebilecek şey değildir.” Ape Musa’ya geç kalma… Senin ateş’inle halk olan her bilge tarihtir… “Yurdunun kokularını gümrükte bırakmayan” Amed Kaya’yı unutma… Hançepekli çocukların beyaz gülücüklerinde ve esmer bıçkınlıklarında yaşayan Yılmazgüneydoğu’ya geç kalma… Şiirde zorla iskan edilemeyen Amed Arif’e geç kalma… Onun sessizliğinde gizli mahçup ateşe geç kalma.
Dünyanın bütün devletlerinin okuması yazması yoktur. Ebabillerin ve bütün halkların ise evvel ezel okuması yazması vardır. İçindeki öteki cümlelere kulak ver ve onları önyargısız oku. Çünkü bir halk, sadece dışına ve dünyaya değil, içine de, içinde de sorular soruyorsa halktır. Arkadaşlıklar da, tarih de, hatıralar da bakım istiyorsa, kalbimize sorulan her soru ateş hakkı için meşrudur. Kendi yüreğine devlet olmak, bir halka yakışmaz. Ateş ve Newroz imgesi, cevaplar olduğu kadar sorular da demektir. Karşı koyanı olmadıkça tarihin bir yanı eksiktir. Çünkü, sorular senin insanlarındır, sorular halkı halk yapan ırmağın çoğul akışının rengidir. İçindeki yanlışları sayılarla oyalamak, bir halkın imgesine zarar verir. Doğrularını pazarda eksiğine bozdurma ama sorulara da geç kalma. Özündeki yanlışlara ateşin göz ucuyla bakıver… Ateş’te peşrev olmaz ne çıkarsa Newroz. Newroz’da peşrev olmaz ne çıkarsa ateş. Ateşle akrandır bir halk… Ve senin her kızın ve oğlun ateşle akran... Ki ateşin yaşı bilinmez, yaşsızdır o.
Ateşin doğum gününe geç kalma...
Kendine ve ateş’e geç kalırsan, tarihin akıl defterine kül’den ağır yazar sır katipleri. Külden ağır söyler Demirci Kawa… Özgürlüğe ve adalete geç kalma. Çünkü; halkta peşrev olmaz ne çıkarsa özgürlük, özgürlükte peşrev olmaz ne çıkarsa halk. Her halk önce bilinçaltında ve masallarda kendini kurar. Her halk bir uçta tarih bir uçta coğrafyadır. Bir uçta dil, bir uçta şiir. Şiire geç kalma… Masal olmak tarihin yarısıdır, diğer yarısı hatıralar, ateş olmak ise tarihin ve bir halkın tümü… Tarihten, coğrafyadan ve halkların söylencelerinden bildim; aşk dediğin haram olur, helal olunca o aşk olmaz… Aşklara geç kalma…
Bir halkın ateşe imrenmesi, bir halkın ateşi ve baharı şımartması, tarihe ve aşka dahildir. Dil ki, anayurdudur her halkın. Diline geç kalma. Ateş ve kül örgütlenmektir… Ateşe geç kalma… Diline geç kalma. Kendine geç kalma… Newroz’a geç kalma…
Sezai Sarıoğlu; Aşk Dediğin Haram Olur
Sezai Sarıoğlu "Aşk Dediğin Haram Olur" adlı Şiir kitabı, Komşu Yayınları'nın "Yasakmeyve" dizisinden yayımlandı..
“Son yıllarda neredeyse herkesin, ‘şiirsel imge’, ‘sanatsal yaratıcılık’, ‘sanatçı dokunulmazlığı’ gibi gerekçelerle tümden bağını kopardığı topluma ve onun ruhuna parmaklarımla, dilimle, kirpiğimle dokunarak okudum. Bir harf, bir hece, bir sözcükle dilin çağrışım alanının, nasıl bir genişliğe ve güzelliğe varabileceğinin imkânı olarak okudum. Devrim düşüncesi ve aşk dahil tüm yaşantılarımızın, ne kadar kutsallaştırırsak o kadar hızla, hayıf ve pişmanlık menevişli bir hapishaneye döneceğinin acısıyla okudum. Güncelin, bütün bir geçmişten ve gelecek arzusundan yapıldığını bilirdim; şiirden şiire bir daha okudum.”Şükrü Erbaş
sevişmek bir manayı tamir etmektir önce
sonra, su terazisinde tartmak ruhları
buharla çalısan güvercin, kuşla çalışan su
unutmalarını hatırla, söylemiş miydim
dağban çocuğumdur ben, doğulu'yum demeyi severim
dilinin gürültüsü kalır bana sırt hamalından
delildir sırtımdaki sütşiir dövme
hem hangi bilici bilebilir ki bendeki kir merakını
hangi işarete baksan, hangi deliye sorsan; iz meraktır
arastada hevestir örste dövülen mananın ah'ı
sormadan soruşturmadan, dertsiz delilsiz
elma ile armudun toplanmasını yasaklayan aritmetik
tütecek gibiyiz, bir ipe iki asılı merak
sonra, su terazisinde tartmak ruhları
buharla çalısan güvercin, kuşla çalışan su
unutmalarını hatırla, söylemiş miydim
dağban çocuğumdur ben, doğulu'yum demeyi severim
dilinin gürültüsü kalır bana sırt hamalından
delildir sırtımdaki sütşiir dövme
hem hangi bilici bilebilir ki bendeki kir merakını
hangi işarete baksan, hangi deliye sorsan; iz meraktır
arastada hevestir örste dövülen mananın ah'ı
sormadan soruşturmadan, dertsiz delilsiz
elma ile armudun toplanmasını yasaklayan aritmetik
tütecek gibiyiz, bir ipe iki asılı merak
Che’nin çantasındaki şair; Nazım Hikmet / Sezai Sarıoğlu
“Nazım Hikmet’in önemi şurada; bir devrim düşüncesini toptan üstlenmiş ve sonuna kadar götürmek cesaretini göstermiştir. (...) Nazım Hikmet, şiirini hayatıyla tam doğrulamış bir şairdir. Ama daha önemlisi siyasal tutumdaki birçok şairin aksine, hayatını şiiriyle eksiksiz bir planda doğrulamayı da başarmıştır. Devrim düşüncesiyle şiirsel yük müthiş bir bütünlenme içindedir onda. Ve bu bizim şiirimizde Nazım Hikmet’e kadar rastlanmayan, dünya şiirinde de seyrek rastlanan bir özelliktir. Şiirsel onur, yiğitlik tavrıyla bir arada gider Nazım Hikmet’te. Şiirin en büyük deneylerinden biri.. (Cemal Süreya)
Son günlerde Che’nin çantasında Atatürk’ün Nutuk’u dahil nice
Son günlerde Che’nin çantasında Atatürk’ün Nutuk’u dahil nice
Mahir Çayan mevcut olmasa idi, devrimi icat edecek insan I Sezai Sarıoğlu
Mahir Çayan'ın devrimciliğini, sosyalistliğini cümle alem biliyor. Ben, insan, arkadaş olarak Mahir'i düşünüyorum günlerdir. Örneği 'uçmak' olan, örneği bir uç'ta teori bir uç'ta pratik olan Mahir'i...Tek kişilik bir devrim(ci) gibi zuhur eder tarihte ve coğrafyada... Sözcüklerle oynayarak devrim olmayacağını fısıldar kulağımıza... Söylediklerinden, yaptıklarından fazladır Mahir. Sadece devrime, politikaya indirgenemez. Çünkü hareket halindeki insan, bunlardan daha büyük ve daha karmaşıktır. Bu yüzden indirgenmiş siyasal çerçeveye sığmadı, sığmaz... Devrim bir alışkanlık değil, kesintisiz bir akışkanlıktır onun için. Devrimi bitirmez, ucunu açık bırakır, ama devrim üşümesin, özü ve sözü soğumasın diye sıkça alıntılarla ateşi körükler..Turgut Uyar nasıl büyük bir şiirin ortasını yazdıysa o da büyük bir devrimin ortasını yazdı. Devrimin berceste mısrası... Şöyle de söylenebilir, devrimi, üç başından üç ortasından üç sonundan değil her zaman cümle içinde kullandı.Futbolcu. Devrimin Lefter'i, solaklığı hariç. Lefter nasıl futbolun ordinaryüsü ise o da devrimin... Latin Amerika'dan Che'nin ortaladığı topu, göğsünde yumuşattı, yere indirdi. Kendine özgü(r) çalımlar atarak, oligarşinin ceza sahasına girdi. Mahir bu, orada kalmadı, kitlelerle oligarşi arasındaki suni dengeyi kırmak ve çemberi yarmak için, pi(m) sayısını çekti. Öykünün gerisini zaten biliyoruz; böylece hem tarihe hem coğrafyaya, dünya halklarının belliğine ve vicdanına geçti... Böylece efsaneleşti...Deniz Gezmiş, Yılmaz Güney ve Nazım Hikmet, Musa Anter, Mazlum Doğan vs. her 'efsaneleşmiş' tarihsel-siyasal figür gibi onu da Edip Cansever'in, 'Onun kırmızı yapraklardan yapılmış bir zaman dışılığı vardır' dizesiyle özetlememiz mümkün. Öldükten, öldürüldükten sonra da zamana karşı yarışmak, 'efsane' figürlerin temel özelliğidir. Mahir'i ve diğerlerini tabu-tapu haline getirip kutsallaştırmadan yeniden okumayı, anlamayı ve anlamlandırmayı çok geçmeden devrime dahil etmek düşlerimizin borcu... Cümlenin burasında, Ece Ayhan'ın, 'Azizim güzel atlar güzel şiirler gibidirler/ Öldükten sonra da tersine yarışırlar vesselam!' dizelerini okuyarak onu, onları imgelemimizde yeniden biçimlendirebiliriz...Şiir yazdığı bilinir. Şiirle, felsefeyle devrim yapmakla suçlanan Zapatistlerin yanıtı geliyor aklıma: 'Şiirle, felsefeyle devrimin olup olamayacağı daha sınanmadı! Ama şiirsiz devrim olamayacağını tarih gösterdi...' Devrimin şiir, şiirin devrim olması gerektiği geliyor aklıma... Devrimcinin devrim, şairin şiir olması gerektiğini düşünüp dünyaya baktıkça, içim üşüyor...İyi dans ettiğini çok az kişi bilir. Onun dans ettiğini söyleyen bir arkadaşının, bir panelde, dansı devrimciye ve devrime yakıştıramayanlarca azarlanması geliyor aklıma. Sonra da, 'Dans edemeyeceksem sizin devriminiz ne işe yarar' diyen Emma Goldman'ı düşünüyorum. Düşünüyorum da, 'İnsana dair hiçbir şey bana yabancı değildir' diyen Marks'ın daha sık kulağımızı çekmesi gerektiğini öneriyorum!Solak olması avantajı... Maltepe'de Hüseyin (Cevahir) öldürüldüğünde sol eliyle kendini vurdu ama 'sol hesap hatası!' yapmış olmalı ki ölmedi. Sol eli onu bize bağışladı...
'Bütün mümkünlerin kıyısında'dır Mahir, ölüm, yaşam, teori ve pratik... Bütün kitapların kıyısında... 'Bunca okumamaya nasıl vakit bulabiliyoruz' çağına bakıp o dönemin devrimcilerinin okumadıklarını, tartışmadıklarını sanmayın... Mahir, 'Kılıç kalkan gürz ve at/ Ta çocukluğumdan beri / Ne buldumsa okudum / Sonunda anladım ki / Bir kitapta resim şart' dizelerinin gereği okudu, çok okudu. Sonunda anladı ki bir kitapta kitaplarda devrim şart. Sonunda biz de anladık ki bir devrimde Mahir(ler) şart... Mahir okuduğu kitaplara verdiği sözü tutarak, itiraz ve işaret parmağını yitirmeden sol'a koyuldu...M. Cevdet Anday, 'Ona bir kitap vereceğim rahatını kaçırmak için / bir öğrenegörsün aşkı / Ağacı o vakit seyredin'der ya... Harçlıklarını biriktirerek satın aldığı kitaplar onun rahatını kaçırdı... Bu yetmedi, Cemal Süreya'nın, '1948'de Dostoyevski'yi okudum, o gün bu gün huzurum yok' cümlesi hükmünü sürdürdü, kitaplar onun huzurunu kaçırdı... Sonunda o bizim huzurumuzu kaçırdı ve o gün bugün güzel bir huzursuzluk içindeyiz. Resmi tarihe, kapitalizme teslim olmamanın devrimci huzursuzluğudur bu. Devrim için, isyan ve insan için gerekli olan bir huzursuzluk. İstanbul'da yaşarken, diğer devrimciler gibi Cağaloğlu'ndaki Hachette Kitapevi'nden sıkça kitap çalıp okudu. O kitaplarla dünyayı yorumladı ve değiştirmeye çalıştı. Diğer devrimcilerden farklı olarak İngilizce kitapları okuması 'teorisyen' olmasında rol oynadı. Zaman içinde onun teorisyen özelliğinin bir parça 'aleyhine' olduğunu, 'gölgelendiğini' dönemin 'eylemciliğinin' Deniz'e yakıştırıldığını gördük, yaşadık. Can Yücel'in 'Mare Nostrum' (Bizim Deniz) şiirinde, 'En uzun koşuysa elbet Türkiye'de de Devrim, / O, onun en güzel yüz metresini koştu / En sekmez lüverin namlusundan fırlayarak... / En hızlısıydı hepimizin, / En önce göğüsledi ipi... Acıyorsam sana anam avradım olsun, /Ama aşk olsun sana çocuk, aşk olsun!' dizeleriyle Deniz'i ölümsüzleştirdiğini biliyoruz. Mahir'in eylemciliğinin 'gölgede' kalması zamanın aklıyla ilgilidir. Mahir, teoride doğru söyleyip pratikte şaşmayanlardandır, teorinin kalbini pratikte kırmayanlardan. Kendi bağlamı içinde teoriyi mahcup etmeyenlerden... Devrimi, teoriyi üstüne başına yakıştıran kaç devrimci var şunun şurasında... ('Şairlerin en kötü şiirleri hayatlarıdır', 'Devrimcilerin en kötü devrimleri hayatlarıdır' demem, sadece devlete değil kendi düşlerine de yenilenlerin yanlış yaşamaları ve yanlış yaşlanmalarına göndermedir...)
Tünelci... Tünelde çıkarılan toprağı ne yaptıklarını sorduklarında, 'Toprakları köylülere dağıtacaktık' cevabı yirmi dört ayar teori ve pratik kıymetindedir. Söz tünelden açılmışken, tünel toprağını çatıya serip, zulmün sıratında çiçek yetiştiren tünelcileri anımsamamak olmaz...(Mahir deyince aklıma dönemin Kürt sosyalistlerinden Hüseyin Cevahir geliyor... Hüseyin'in, sosyalistlerin imgeleminde hep Maltepe'de öldürülen bir devrimci olarak anımsanması, önemlidir ama eksiktir. Hüseyin'in dönemin en önemli edebiyatçılarından biri olduğunu söylemek abartma olmaz. Eşber Yağmurdereli'nin sahibi olduğu Nisan 1968'de ilk sayısı yayımlanan 'Yeni Eylem' dergisinde Hüseyin'in yazdığı edebiyat, şiir yazıları bugün bile kıymetini korumaktadır. Hüseyin'in arkadaş muhabbetlerinde alamet-i farikası olan 'Devrim yapsak da ağzımızın tadıyla öykü yazsak' mealindeki cümleyi unutmak olmaz... Maltepe'de öldürülmeden önce Mahir'e son söz olarak da bu cümleyi kurduğu anlatılır bizim mahallenin meclislerinde...)
Cemal Süreya, O. Veli'nin şiiri için, 'Kendi şiirinin kavgasını kaybetti ama Türkçe şiirin kavgasını kazandı' mealinde bir cümle kurar ya... Mahir, bir bakıma kendi teorisinin ve pratiğinin kavgasını 'kaybetse de', devrimi, devrimciliği, sistem dışına çıkaran, helal değil haram aşkı esas alan, yasak meyveyi yiyerek bir başka anlamda Türkiye devriminin kavgasını kazandı. Teorisinin ve pratiğinin tarihsel siyasal eleştirisi bir yana, Turgut Uyar'ın Nazım için söylediği, 'Mevcut olmasa idi, şiiri icat edecek bulacak adamdır' cümlesinden el alarak, icat edilmesiydi devrimi icat edecek devrimcilerdendir, diyorum...Che gibi, Deniz gibi bizim mahallenin yakışıklı çocuklarından... İki, üç daha fazla dünyalı... Düşyalı... Şiirler yazan bir Adalı... Değil mi ki Mahir bir ada ve adalıydı, her ada gibi sınırlarının ne olduğunu bilirdi. Bilirdi ama bilmezlikten gelirdi, tarihte zorunluluk teorisi gereği. Bu yüzden Deniz'i Yusuf'u ve Hüseyin'i kurtarmak için, sınırlarını zorladı. Güzel zorladı. Dayanışma zorladı. Şimdilerde devlete yenilip birbirlerine devlet olan siyasi geleneklere, özel ve tüzel şahıslara duyurulur; mücadelemizin en önemli dayanışma eylemidir.
Şiir yazdığını söylemiştik. Kendisi bir şiir oldu sonunda, yıllardır okundu ve okunuyor... Edip Cansever'in, 'Gül Kokuyorsun' şiirinden dizeler yolumuzu kessin: 'Gül kokuyorsun, amansız kokuyorsun / Ve acı ve yiğit ve nasıl gerekiyorsa öyle / Sen koktukça düşümde görüyorum onu / Düşümde, yani her yerde / Yüzü sararmış, titriyor dudakları / Şakakları ter içinde / Tam alnının altında masmavi iki ateş / İki su / İki deniz bazen / Bazen iki damla yaz yağmuru / Mermerini emerek dağlarının / Şiirler söylüyor gene / Ölümünden bu yana yazdığı şiirler / Kızaraktan bir takım şiirlere / Büyük sular büyük gemileri sever çünkü / Ve odur ki büyüklük / Şiir insanın içinden dopdolu bir hayat gibi geçerse / O zaman ölünce de şiirler yazar insan / Ölünce de yazdıklarını okutur elbet / Ve senin böyle amansız / Gül koktuğun gibi / Yaşamın her yerinde'
Nedense o benim imgelemimde iki, üç daha fazla ev olarak beliriyor Mahir. 12 Mart Cuntası sonrası, 4 Nisan 1971 Pazar günü fidye için gittikleri ama mücevherlere dokunmadıkları Suadiye'deki ev. Dışarıya çıkmak için alınan ve sonra devrim kasasından iade edilen ödünç para ve eldiven. Sonra yoldaşlarıyla kaçakken kaldıkları ev... Evde vakit geçirmek için, devrim sıkıntısından oynanan kağıt oyunları. Mahir'in arada sırada yaptığı mızıkçılık... Ve sonra Kızıldere'de öldürüldüğü, bir yolunu bulup müze yapıp katliamı teşhir etmemiz gereken ev... (O evden sağ kurtulan Ertuğrul (Kürkçü) geliyor aklıma. Devrimci kültürün birbirimize devlet olma bahsinin örneği olarak, ölmemesi 'suç' ilan eden kültür geliyor aklıma. Yıllarca bilinçaltında ve bilinçüstünde taktik ve stratejilerle linç kampanyaları düzenlenmesi hala içimi acıtıyorsa, hala gerekli görüldüğünde bu kampanya sürüyorsa, 'ne gelir elimizden insan olmaktan başka' diye dilnot düşmek düşmem gerekiyor tarihe...)Eski Romalılar 'öldü' sözcüğünü kullanmazlar, onun yerine 'yaşadı' anlamına gelen 'Vixi' sözcüğünü kullanırlarmış. Mahir'in diğer yoldaşlarıyla birlikte devlet dersinde öldürüldüğünü biliyoruz. Ama biz sözcüğün tarihsel, siyasi ve şiirsel anlamıyla onun için, onlar için 'öldü' demeyelim... 'Yaşadı... Yaşadılar...' diyelim ve itiraz edenler olursa da, 'Tarihe bak anlarsın', şimdiye bak anlarsın' diyerek susturalım.'Ün, türlü koşullar içinde koşuyu kazanan bir attır. Efsane, koşuyu kaybetse de, 'kaybettikten sonra da', koşuyu sürdüren bir at. Zapata'nın atı gibi. 'Vurulduktan sonra da' bir süre uçan bir kuş. Halk onu, alır, can kafesinin içine sokar, orda besleyip durur can yongasıyla. Budur efsane. Ünümüz bizden çıkar, ama başkalarının elindedir. Efsanemiz ise başkalarının yazgısında...' cemal süreya
ADALI
Kahpe İstanbul'un, kahpe bir bölgesinde
Bir evdeyim, yoldaşlarımla beraber
Bu ev,
yoldaşlık-dostluk-mertlik-kazanç
ve sevgi evidir.
Bu evde, her şey o kadar güzel
ve o kadar anlamlıdır ki...
Ev de değil, ada ada!
Satılmışlığın, kahpeliğin, riyakarlığın, adiliğin
ve her çeşit
aşağılık ve her çeşit yabancılaşmanın karışımı olan,
Karanlık Denizi'nin ortasında,
Güneş batmayan bir ada.
Ben ne şuralıyım, ne buralı
Adalıyım, adalı,
Adam ormanlıktır.
Dostluk, yoldaşlık, mertlik ormanı,
bütün adamı kaplar.
Erdemin güneşi yirmi dört saat aydınlatır adamı
Biz ada sakinleri bilmeyiz karanlığı.
Ben adalıyım hey kahpe hücre, Adalı.
Doğru ya, sen nereden bileceksin Adamı,
asırlık, feodal, militarist hücre.
Bir evdeyim, yoldaşlarımla beraber
Bu ev,
yoldaşlık-dostluk-mertlik-kazanç
ve sevgi evidir.
Bu evde, her şey o kadar güzel
ve o kadar anlamlıdır ki...
Ev de değil, ada ada!
Satılmışlığın, kahpeliğin, riyakarlığın, adiliğin
ve her çeşit
aşağılık ve her çeşit yabancılaşmanın karışımı olan,
Karanlık Denizi'nin ortasında,
Güneş batmayan bir ada.
Ben ne şuralıyım, ne buralı
Adalıyım, adalı,
Adam ormanlıktır.
Dostluk, yoldaşlık, mertlik ormanı,
bütün adamı kaplar.
Erdemin güneşi yirmi dört saat aydınlatır adamı
Biz ada sakinleri bilmeyiz karanlığı.
Ben adalıyım hey kahpe hücre, Adalı.
Doğru ya, sen nereden bileceksin Adamı,
asırlık, feodal, militarist hücre.
Mahir Çayan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







