Sayfalar

Remzi Aydın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Remzi Aydın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Remzi Aydın; Kadın ve Kızılbaşlık

Bir toplumun gelişmişlik seviyesi, o toplumun, çocuklarına ve kadınlarına verdiği değer ile ölçülür.
Medusa, kadim yapıları nazardan ve kötülüklerden koruyan sembol. Çok güzel bir kadın olan Medusa, tecavüze uğrar ve sonuçta lânetlenir, yer altına indirilir (halktan soyutlama) ve kellesi kesilerek, kanından iki damla diyar diyar gezdirilir. Saçları yılana dönüşür ve kim ona bakarsan taş kesilir. (Kadından uzak dur, lânetlenirsin.)Havva, zihninde ya da nefsinde yılan olan kadın! Âdem’i cennetten kovduracak kadar kötü olan, lânetlenen varlık! Aklen ve dinen


Laç Deresi - Remzi Aydın


On sekizinde bir kadın,çıplaktır ayağı, kan sızmaktadır topraktan üstelik. Kaç dağ aşıldı, kaç gecenin uykusuzluğu yordu çarıkları. Keskin taşlarla kucaklaştı, toprağa yüzünü sürdü, çelme yedi köklerden, dağıldı alttan üste doğru. Dedesi, Ermeni usta Giron’dan öğrenmişti: Deriyi işlemek kolay değildi. Kaç çuvaldız sivrisi parçalamıştı sesini. Deriyi, deriyle bağlamak gerekirdi, başkası yabancı gelirdi: Dil dile, yürek yüreğe, ten tene değmeliymiş mahir ustanın tezgâhında. Mahir de olsa ustası, bu kaçışa çarık nasıl dayanır, onlarca usta, gönül birliğine varmayınca? Önde onlarca çocuk ve yaşlı: kasırgada kökünden sökülmüş ağaç gibi. Tek sıra, yan yana, ne fark eder ki, kökler ayrıldıktan sonra topraktan. Lime lime olmuş elbiseler, adak ağacında sallanır dilek.. Xızır tarafından mayalanmak ister. Çıplak baldırlar, kabuğu yağmalanmış ağaç gibi,


Dersim Mitolojisinde 7'nin Sırrı / XEWTEMÂLI BIMBAREK BO!

Evlerine doğru, hızlı adımlarla yürüdüm. Duvarın dibinde tavuklar gibi tünerken yakaladım onu. Elinde cigarasını tellendiriyor, adeta güneş ışınlarını sünger gibi emiyor.
– Ma be Xer Apo Woli.
–Xer be selamet bra.
–Apo, herkesin ağzında “Hewtemale” küçük ve büyük var. Nedir bu? Bana anlatır mısın?
Apo Wôli, hafifce gülümsedi;
– Nika cigeremi (şimdi ciğerim), Xewtemale qız; martın yedisidir. Tabi bu eski hesap, sizin hesapla değil.
Arkasından kahkahayı basıverdi. Ben de gülümsedim, öylesine.
–Şimdi sen martın yedisine on üç gün daha ekle, ne oldu efendimesöyleyeyim. Martın yirmisini, martın yirmi birine ekleyen gece. işte


Remzi Aydın'ın Yeni Romanı "Xârdê u Korê" Toprak Dile Geldi

DERSİM halkı yüzyıllar önce; “Dilsizdi ama bahtlıydı. Kendisine sığınan insanlarla anlaşabilmek için onların dilini öğrendi ama bu arada bahtını kaybetti. Günümüzde ise; hem dilini kaybetti hem de bahtını. Ve umarım; HES ve barajlarla evliyalar ve ziyaretler diyarı olan, kadim topraklarını da kaybetmez…”Arka Kapak..
Ateşe; su dökmeyi yakıştıramadılar, külüyle sakladılar kutsal ışığı. Gün doğarken ve batarken ellerini kaldırıp güneşe yakardılar. Tüm canlılara Hızır’ın çocukları dediler, ağaçları kutsadılar ve kırmadılar dalını. Sacın başında ekmeklerini pişirirken, ilk dördüne; ateşin, havanın, suyun ve toprağın hakkı dediler, son ekmeği kurdun kuşun hakkı olarak mühürleyip hayvanlara sundular. Mart yediyi, tanrının doğadaki uyanışı olarak kabul edip, o su ile yıkandılar, temizlendiler. Bir yılın mayasını o gün tutturdular, bereketi sakladılar. Buğdayı, emek ve beslemek sıfatı ile kutsayıp, su ve toprakla buluşturdular.
Okunan her sayfasının silinip, yerine yeni bilgilerin yazıldığı KADİM KİTABA inandılar. Sonsuz saf cevherin sıfatı olarak kabul ettikleri bu kitaba sırtlarını dönmediler, dönen her inancı ret ettiler. Bu kadim topraklarda, kadim bir felsefe boy verdi, binlerce yıl gizlice bu inanışa niyaz edildi. Tomurcuğun içinde gizlenen ağaç gibiydi

Ey Dersimli Kimsin Sen? / Remzi Aydın

Hangi sıfatlar arasına hapsedildin?
Bir Dersimli bana soruyor; Xewt u mal nedir? Şimdi ben soruyorum; sen gerçekten Dersimli misin? Peki!
Hangi karanlıkta kaybettin kültürünü? Kültürüne ne oldu? Diline ne oldu? İnancına ne oldu? Hangi yabancı kültür ile yeniden şekillendin ve hâlâ gerçekten Dersimli misin? Ve bir atasözü kulağımda çınlıyor; “Herkê hero zone xora zıreno”. (Eşek ki eşektir, kendi diliyle anırır.) Bu tıpkı içindeki inciden haberdar olmayan midyenin, 50 kuruşluk cam bilyeye özenerek bakması gibi geliyor.
Felsefemizin derinliği ve gerçekliği, sizin gerçekliğinizde; sınırı olmayan bir masal gibidir. Masallara bile inanmazken, bizi tanımlamaya çalışan kafalar! Ne algılarınız, ne önsezileriniz ne de ezberleriniz bunu anlamaya yetmeyecek. Uzaktan baktığınızda binlerce yılın tortusu ile katmanlaşmış ve taşlaşmış bir midye göreceksiniz ama içimizdeki o muhteşem inciden haberdar olamayacaksınız. Ne demişti Nesimi bizim için yüzyıllar önce; “

Hem sedefem, hem inciyem, Heşr ü Sîrat esenciyem.
Bunca qumaş u rext ile men bu dükkâne sığmazam.
Genc-i nihan menem men uş, eyn-i eyan menem, men uş,
Gövher-i kan menem, men uş, behre ve kâne sığmazam.
Hem inci, yani iç; hem de inci kabuğu, yani dışım. Haşir, yani öldükten sonra ruhların dirileceği meydanın ve Sırat'ın, yani Cennet veya Cehenneme gidecek yolun başına buyruk (asi) kişisi benim. Bunca kumaş ve binek takımıyla, ben bu dükkâna sığmam. (sizin aklınızdaki dünya ve ahrete sığmam, yaratılma kurallarına ve yaratılma şartlarına uymam)
İşte gizli hazine benim. Görünenin aynısı (tanrı) işte benim. Bu hazine kaynağının incisi de işte benim. Ancak ben ne inci çıkan denize, ne de sustası çıkan kaynağa sığarım. (kısacası; ne sizin tanrınız benim yaratıcım olabilir, ne de tanrınızın yaratma koşulları beni yaratabilir) Son olarak, biz Kızılbaşları yeniden şekillendirmeye, sizin bilginiz, tecrübeniz, inancınız ve hatta korku ile saptığınız yolun koşulları ve felsefesiniz yetersiz ve çaresiz kalır.
Yine Kızılbaş duazimam ile şöyle diyebilirim;

Yârem deyici çoxdurur, amma beheqîqet,
Fürset gelicek, yâr ü vefâdâr bulunmaz
"Ben yârinim, yoldaşınım" diyen çok olsa da gerçekte yeri gelince (bize) vefalı yâr bulunmaz. Şeriatçılığa, gericiliğe, ırkçılığa hem kucak açacak hem de bize dost olacak!!!  Kafalarının bir yerinde illa da tortulaşmış, kanı helal, kestiği yenilmeyen, elinden bir şey alınmayacak, mum söndüren, başı ezilmesi gereken, Madımaklarda, Çorumlarda yakılması gereken oluruz. Soykırım sadece bedensel de değil. Dil, inanç, kültür ve son zamanlarda coğrafyaya yapılan soykırımlara maruz kalıyoruz. Barajlar inşa ediliyor, ihaleleri alan şirketleri neden kimse incelemiyor? Nedir ırkları ve inançları, kimlerle bağlantıları olduğu neden ortaya koyulmuyor. Yarım ağız “baraja hayır” demekle bu iş çözümlenmiyor. Ortada korkunç miktarda rant olunca bir bakıyorsunuz her şey yalanmış, aynı sofrada kurt-çakal-sırtlan oturmuş afiyetle bölüşüm içine girmişler.

Erşle ferş ü kâf u nun mende bulundu cümle çün,
Kes sözünü vü ebsem ol, şerh ü beyâne sığmazam.

Yeryüzü ile gökyüzü ve "kâf" ile "nun" ("Kaf" ve "nun" harfleri, Kur-an’ın "Kün" yani "Var. ol" emrini ve bütün varlığı işaret etmektedir.)  gibi bütün herşey bende bulunduğu için, yani var eden de var olan da varoluşa şahitlik eden de benim… ey bana akıl vermeye kalkışan kişi “sesini kes”. Çünkü ben, sözlere ve açıklamalara sığmam.
Son olarak, bize ırkçılık ve İslamcılık elbisesi giydirmeye çalışan terziler, önce siz maddeleştirdiğiniz bedenlerinizin size göre ayıp olan yerlerine uygun örtüler dikin… Biz bu bedenle sizin dikeceğiniz giysiye sığmayız,  bizi şeriatın kollarına atmaya çalışan Fetoş’culara da bir şey anlatmalıyım. Üzerinizdeki giysiler katmanlaştıkça, giysilerinizde çoğalan parazit ve asalakların sayısı çoğalıyor. Biat, itaat, köleleşme gibi kavramlar bize uzak.
Ve ben aydınım, yazarım diyen bir zat bana şöyle demiş; ulusu olmayan kişiler “hiç”tir. Güya hakaret ettiğini sanmasına rağmen, belki de ilk kez doğruyu söylüyor. Evet ben “hiç”im”, üzerimde ne beden ne de giysi var. Beni bir “hiç” olarak tarif edemezsin, aklına sığmam, öngörüne ve algılamana sığmam, beni anlayamazsın, düşmanlığının ana temeli de budur zaten. Çünkü ben tüm giysilerimi ve hatta tenimi bir kenara fırlatalı epey oldu. Bir ırkçı felsefenin ya da şeriatçı düşüncenin köpeği olmaktansa, hiç olmanın güzelliğini yaşamak her zaman daha onurludur. Hiç’in olduğu yerde kavga olmaz, Hiç’in olduğu yerde semboller de olmaz. Örneğin bayrak olmaz, sınır olmaz, ülke olmaz, Ortodoks inançlar, peygamberler, efendiler, diktatörler, prensler, diller kısacası HİÇ dışında bir şey olmaz. Yani kavga edeceğiniz para pul, şan-şöhret, yalakalık-köpeklik, satılmışlık-uşaklık, tebaalık-reayalık, ırkçılık-faşistlik, alaycılık-koruculuk olmaz…
“Kes sözünü vü ebsem ol, şerh ü beyâne sığmazam.”

'' 38-Sahipsiz Çığlıklar'' IŞIĞIN SESİ FOTOĞRAF SERGİSİ

 
Düşler ve insan, düşlerin sınırı ve insanın vizyonu arasındaki bağıntı! Herşeye elbise giydirmeyi severiz, kendimize, etrafımızdakilere, nesneler vs vs.İlla sınırları olmalı, belirli bir hacme sığmalı, önü ve arkası belirlenmeli! Aslında bu sınırlar; bizim farkında olmadan kendimiz için oluşturduğumuz bir hücredir. Peki düşler! Düşlerimize neden elbise giydiririz? Neden düşlerimiz realitemizle paralel olmak zorunda?
Çünkü vizyonumuzun sınırı vardır, belirli sınırlar arasına hapsedilmiştir. Vücuduma, kişiliğime, şeklime, inancıma, ırkıma bir sınır belirleyebilirsiniz ama düşlerime sınır çizmenize izin vermeyeceğim. Hep olmazı, en olmazı istemeye devam edeceğim. Hamile bir kadın gibi zemheri ayında sizden hiç olmadık sebzeyi, meyveyi isteyeceğim. Çünkü düşlerime hamileyim… Güzel bir geleceğe, birbirimizi kucaklayacağımız günlere gebeyim. Söylesenize, birbirimize bile böylesine düşmanca yaklaşırsak, nasıl başkalarını kucaklayacağız? Nasıl Bahtımıza sığınan insanları milliyetine, inancına, diline göre sınıflandırmadan hepsine kucağımızı açacağız? Nasıl haksızlığa uğrayan tüm Dünya Halklarını kendimizdenmiş gibi kabulleneceğiz? “Bebexten” olmaktan nasıl kurtulacağız? Geceleri başıma yastığa koyarken nenemin anlattığı masal kahramanlarını çağıracağım ve düşlerimde onlarla sohbet edeceğim, dokunacağım, seveceğim, korkacağım. Kocaman siyah yılanlar olacak yine rüyamda ve ben onların bana sarılışını korkmadan yaşayacağım, ya da haykırarak uyanacağım ve yanımdaki insanın ruhuna sarılacağım o yılan gibi… Dedim ya hepinizin ezberini bozacağım, hatta sistemlerin ve çizilmiş sınırların ezberini bozacağım! Mile Xori, Mirz, Dilo Sül, Sey Rıza, Alişer ve diğerlerini göreceğim yine, onlarla sohbet edeceğim dağların en yücesinde. Sonra kendime sarılacağım, kendi tenimi okşayacağım ve hatta kendimle sevişeceğim, sessizliğimin çığlıklarını kanat edeceğim düşlerime. “Buyere Gölü”nden bembeyaz bir at çıkacak damlalar yelelerinden dökülürken, kartallar ve güvercinler aynı anda havalanacak, birlikte semah dönecekler. Kurt ile kuzu yine Haydar’ın merasında birlikte otlayacaklar, kayalar parçalanacak, Munzur içine girecek ve süt gibi kültür fışkıracak oradan. Olmayacağa gebeyim, o nedenle olmayacakları isteyeceğim sizden, zemherinin en soğuk en karanlık
anında güneşi isteyeceğim sizden
10-11-12 Mart Tarihinde 50 fotoğraflık “MUNZUR BABA'danNOEL BABA'ya” IŞIĞIN SESİ isimli fotoğraf sergisi acılacakdır..
  Bu sergide emeği olan (DEMRE) Antalyalı fotoğrafçı dostlarıma bana kattıkları için sonsuz teşekkürler. Hangisinden bahsetsem bilemiyorum, hepsi de yüreğimde en güzel renkleri ile parlayan birer ışık, aydınlık. Hayatımda yer alan bu güzel insanlara teşekkür ederim. Bu 50 fotoğraflık sergiden elde edilen gelirin hepsi arkadaşlarımın da onayı ile bir ağaçlandırma çalışmasında kullanılacak. “38-Sahipsiz çığlıklar” adı ile Dersim de YAKILAN ormanlardan birinin yerine bu çalışma başlatılacak. Buna en uygun yer ise atalarımın toprağı da olan Ovacık-Pülümür sınırında bir yer belirledim. Tüm aile bireylerimin onayı ile bu toprakları ağaçlandırma için “38-sahipsiz çığlıklar” adı ile tüm sahipsiz çığlıklara ithaf edeceğiz. Her ağaç geçmiş kültürümüzde olduğu gibi bir insanın ruhunu temsil edecek, Dersim ve İnsanlık onuru için savaşan birer savaşçı olarak, Dünya’ya temiz bir nefes katacak, kirlenmişlikle savaşacak. Fotoğraf Sergisi öncelikle Antalya-Demre’de sergilenecek. Sonra sırasıyla Antalya-Erzincan-Dersim olarak son bulacak. Sanırım Munzur festivalinde Dersimde sergilenmiş olacak. “Noel Baba’dan-Munzur Baba’ya” IŞIĞIN SESİ adlı bu sergi farklı ırklar, kültürler, renkler, inançlar arasında köprü olabilir mi bilemiyorum. Bu ağaçlandırmanın oluşumunu gerçekleştirebilir miyim? Onu da bilmiyorum. Bildiğim şey ben başlayacağım ve umarım ileride çocuklarım-çocuklarımız bir gün bu eylemi tamamlar. Hani diyorum düş kurmaya başlamışken, bu ağaçlığın kenarında birde okul olsa, hani yazları çocuklarımızın gidip kendi dilleri ve felsefeleri ile kucaklaşabilecekleri bir yuva. Bilim insanları, sanatçılar, yazarlar ve tüm aydınlar orada misafirimiz olsa ve bu süreçte yüreklerindeki güzellikleri o çocuklara aktarsa. Çocuklar orada ağaç dikse burası bir ormana dönüşse, hayvanlarla ilgilenseler, kendi sütlerini, buğdaylarını, ihtiyaçlarını karşılasalar, hem bedenlerini hem de bu öğretilerle ruhlarını doyursalar. Yaşlılarımız huzur evi köşelerinde sürüneceğine, son günlerini acı ve özlemle geçireceğine kendi topraklarında tam da bu okullarda yaşasa, her sabah kalkıp güneşe elini açsa, toprağı kucaklayıp yüzüne sürse, geceleri ellerini aya açıp dua etse… Babiko (şir), Haşıl, Qawut vs vs vs yemekler yapsalar ve bunların yapılışını genç kuşaklara aktarsalar, sadece kendi dillerini konuşsalar… hani diyorum, kafalarında yine gümüş paraların şen şakrak sesi etrafa yayılsa, mavi dövmeler arasında insanın ruhu gezinse, kartal-yılan fark etmez ellerinin üzerinde desen desen dövmeler olsa. Rengarenk kuşakları ve onlardan sallanan rüzgarda raks eden püsküller olsa. Hani diyorum üst üste eteklikler giyseler, akşamlar ateş yakılsa ve ateşe sırt dönülmese, yine tanrının çocuğu olarak kabul edilse, ağızlar tülbentle kapatılsa bir damla tükürüğün ateşi kirletilmesinden korkulsa, suya, havaya, toprağa yine Dewres denilse ve bu Dewresler yüreğimizde semah tutsa… Ateşin karşısında yalansız, iftirasız, küfürsüz sıcacık masallar anlatılsa, çocukların göz kapakları kapansa ve bir insan kucağında yatağına taşınsa, masalına düşlerinde devam etse. Hem çocuklarımız yani aslında atalarımız kurtulsa hem de yaşlılarımız yani çocuklarımız kendi topraklarında “sürgünsüz” bedenlerini gölgelerinden mahrum etmeden sonsuzluğa uğurlansa. Bu gün de düşlerime kimse kilit vuramayacak, bunlar benim düşlerim ve kimbilir bir gün gerçekleşir. Belki de ilk tohumu bu fotoğraf sergisi ile gerçekleştireceğim ve o tohumdan binlerce yıllık çınarlar üreteceğim. Sizce hayal mi, hiç mi gerçekleşmez? Oysa enerjilerimizine kadarda boş işlere harcadık, birbirimizi hırpaladık, öbürü ve ben kavramları arasında nasıl da kirlettik. Kendimize dönme zamanımız gelmedi mi sizce? Yoksa benim düşüm olarak benle birlikte ölecek mi?
Remzi Aydın


Remzi Aydın & KAR ve AŞK

Avuçlarımı yakan kar, babamın elini tuttuğum günün sıcaklığında. Uzun zamandır karın teniyle böylesine yakınlaşmamıştım, ya da bana öyle geliyor.
Sırt üstü uzanıyorum ve gözlerimi kapıyorum. Gözlerim kapalı olmasına rağmen yüzüme düşen her taneyi hissedebiliyor, hatta görebiliyorum. Sonra gözlerimi açıyorum, binlerce beyaz inci tanesinin yere secde edişine hatta yüzüme ve gözlerime secde edişine şahit oluyorum. Minik kar tanesi göz bebeğime yaklaştıkça büyüyor, büyüyor ve büyüyor. Sonra gökyüzü gözükmüyor her şey o minik taneciğin büyüklüğü karşısında yok oluyor. Bir kez daha nereden baktığının önemini haykırıyor adeta. Göz kapaklarıma düşen her inci tanesinin ruhundaki sıcaklığı, yüreğimde ve gözlerimde hissederken, taneciklerin birazda tuzlanarak gizemli inci damlası gibi gözlerimin kenarından akıp gidişini yaşıyorum.
Ruhumdan dışarıya fışkıran duygularım, kar tanesinin özünden fışkıran inci tanesi ile tekleşmesini, hatta kokuların birbirine sarılışını yaşamak ne güzel. Karın kokusu, ruhunun kokusu olarak yüreğime buran buram akıyor. Kar tanelerine gizlenmiş bir çift gözün, yüreğime baktığını hissediyorum. Bakışlarını ateşten ödünç almış, aynı kararlılığı, aynı yürekliliği, aynı başkaldırıyı hücrelerime kadar yaşatıyor bana.
Özgürlük mavisi bir giysi içinde gizlenen o ışığı, kilometrelerce uzağımda olmasına rağmen görebiliyorum. Kaç asırlık mesafe var aramızda oysa! Kaç asırlık özlemle hayaline sarılıyorum, kaç söylenmemiş sözcüğün içine hapsediyorum duyguları!

Sahipsiz Çığlıklar ''Roê Dersim'' / Remzi Aydın

Remzi Aydın’ın yeni kitabı Sahipsiz Çığlıklar (Roê Dersim) Kibele Yayınları tarafından yayınlandı...

"Sahipsiz çığlıklar", bilinçaltımıza bir hattat ustalığı ile kazınmış önyargıların bizi nasıl insanlıktan çıkardığını anlatan bir roman. Ruhumuza giysi olan ten rengimiz, inancımıza giysi olan dinimiz, duygularımıza giysi olan dilimiz bizi ne üstün, ne de köle yapacak semboller olmadığı gibi bunları seçmekte elimizde değildir.

Baskı, yok sayma, öfke, ötekileştirme, nefret ve kanın insanlığa verdiği zararı Dersim de yaşananlar üzerinden farklı bir gözle görmemizi sağlayan bu roman birbirimizi anlamamızı ve tanımamızı da mümkün kılan bir yapıttır. Anlatılanlar Dersim in ruhu (Roé Dersim) olduğu gibi aynı zamanda Dersim de yaşananların da kısa bir tarihidir...
İşte kitabın önsözü:
Elimdeki ham kayanın ruhunu görmeme rağmen, onu nasıl yontacağımı bilemedim. Tam da oluyor derken birde bakıyordum, bir yerleri eksik ya da orantısız. İşte o anlarda ruhundaki ve yüreğindeki çerağ ile Gizem Ersoy karşıma çıktı. Bu çerağ yolumu aydınlattı ve bazı olayları daha net görmemi sağladı ve hatta kendimle olan bir savaşımı sonuçlandırdı. Teşekkürler ederim güzel insan, seni tanımak beni onurlandırdı.
Ayrıca bana ışık tutan diğer öğe; Dersim’in kadim öğretilerinden bana ulaşan bilgilerdi. Gizem’in bilgileri; kah bir kayada, kah suskun bir yürekte, kah bir kardelenin yeni açmış tomurcuğunda, kah cemredeydi. Ve hep şöyle seslendi, “aradığın şey Gizemdir ve bulmak için beni araştırman, bulman ve sırrıma ermen gerekiyor.” Öyle bir toprağı ve coğrafyayı yazmak, Gizemi tanımadan olası değildi. Çünkü bu toprağın her karışında kan, acı ve sahipsiz çığlıklar vardı. Aynı zamanda bu topraklarda EVRENSEL BARIŞIN KADİM ÖĞRETİLERİ DE gizliydi. İşte bu Felsefe, sömüren güçler tarafından keşfedildiği için bu coğrafya topraklarına kan tohumları ekildi. Bu kan ve acı; bugünün değil, geleceğin değil, yüzyıllarca geçmişin içinde çivi gibi çakılıydı. Ve bu coğrafyada Gizemin sırrına ermek istiyorsam; bu çivili yolda yürümeyi göze almam gerekirdi, öyle de yaptım. Belki de vücudumun bir çok yerinde gizli ama canımı acıtan onlarca çivi yarası gömülü kaldı. Bu hüzünlü toprağın gizemine aşık oldum, bu kadim sırrın ardı sıra güneşe yolculuk yaptım. Bu kadim sır; hâr oldu ruhumu yaktı, kardelen oldu boynunu büktü, dağ oldu yukarıdan baktı, toprak oldu saygıyla eğildi ve ben her an onunlaydım. Ana hitin göğüslerinden akan sütü damla damla içtim, beslendim. Buyere’de kartal oldum, güvercinle sohbet ettim. Galo Spe’de ilkbaharın fecrinde hasta çocuklara nehir oldum, şifa oldum. Benden coğrafyama uzanan sevda yolu varmış meğer. Sevda, gizemdir ve keşfedilmeyi bekler.
Evrende, baş eğmeyen, eğilip- bükülmeyen halklar yaşadı. Zamanın mutlak gücü karşısında onurlu mücadelesini, bedeninden daha değerli kabul ederek bu savaşta başını kaybedenler oldu. Bilimsel gelişmelerin hemen hepsi bu sancılı savaşlardan doğdu, filizlendi, büyüdü ve yeni bilimsel gelişmelere gebe kaldı. Ben bu insanları, suya benzetiyorum. Su; en yumuşak maddelerden biri olmasına rağmen, sert kayaları eritebilecek güçtedir. Ve su göremeyenler için cansız beden kabul edilirken bana göre; canlı olup, canlılığını bilincini sürekli haykıran, ilerici bir yapıya sahiptir. Toplumdaki çürümüşlük, sistemin kendini koruma adına insanlara direttiği önyargılar, tıpkı kaya gibidir. Kesintisiz ve sabırla yapılan mücadeleler, bu önyargıları parçalayabilir, tabi bunun içinde bir şeyi göze almanız gerekir; su gibi kendinizi kayalara vurarak parçalayabilmeyi.
Bedrettin, Torlak Kemal, Börklüceli Mustafa, Nesimi, Mansur, Pir Sultan, Seyit Rıza, Fındık Ağa, Hüseyin, Basil, Galile, Che, Kalender Çelebi, Baba İshak, Deniz, Mahir, ibrahim gibi insanlar onurlu bir şekilde, başeğmeden ve dünya nimetlerine sırtlarını dönerek, gerçeklik yolunda ilerlediler.
Resmi rakamlara göre kırkbin, halkın yüreğine işlenmiş olan tarihe göre atmış-yetmiş bin insan katledildi. Kalanlar ise kasırganın önündeki yaprak gibi sürüldü yaban illerine. Dilini, kültürünü, inancını, coğrafyasını, küfürünü, yiyeceğini tanımadıkları coğrafyalarda yaşamak zorunda kaldılar. İlginçtir ki yaşanılan acılar, sürgün yiyen kuşaktan, gelecek kuşağa miras olarak bırakıldı. Bu günün kuşakları bile bu acı ile kıvranmakta, bu acı ile büyümekte. Kısacası yapılan katliam ve sürgünler, ruhlarımızda ve bedenlerimizde hâlâ devam etmekte.
Ve sevgili Mehmet GÜLMEZ (Kırmanciki bölümünü) bu eserin oluşmasında bana büyük katkılarda bulundu. Kendisine okurlarım adına teşekkür ediyorum.
Yüzyıllar boyunca egemen güç tarafından tehlikeli görülen, katliamlarla yok edilmek istenilen, sistemli baskıları hala devam eden, eritilen ve asimilasyon çalışmaları ile özgün yapısı değiştirilen , kaderleri Dersim halkına benzeyen tüm insanlara, adını burada yazmadığım tüm onurlu savaşçılara ithaf ediyorum..

Yılan,Kadın ve Cennet - Remzi Aydın

Tarık; doğruyu ve yanlışı ayırt edendir. Yılan; noktanın temsilcisi, tanrının mührüdür. Rüyalarımızda dostun temsilcisidir...
Xârdê ve Korê yaylanın hemen yanındaki yüksek kayanın üzerinde otururken, Bir Yılan başını kaldırmış onlara bakıyordu. Korê, birden bire ürkünce Xârdê onu kucağına aldı. Elleri ile Korê’nin gözlerini kapadı ve sessizce;
-Korkma bebeğim. O bir can ve insanlar kadar zararlı değil inan bana. Sonra ondan korkman için bir neden yok ki. Senin ondan korkmanı anımsatacak zihninde ne olabilir, hangi anı sana böyle bir oyun oynayabilir, söylesene?
Korê;
-Xârdê büyük Mâ, ben yılandan korkmadım ki. Birden gördüm ya işte onun için.
-Aferin benim Korême. Hiçbir kadın yılandan korkmamalı. Sana bir hikâye anlatacağım Korêm, iyi dinle beni.
-Hı hı…
-Bir zamanlar çok çok eskiden tanrılar kadındı. Tanrıların en yücesi Mâ idi. İşte bana dediğin Mâ var ya işte onun adıdır. Hani bana Xarde diyorsun ya işte o da Toprak Tanrıçanın adıdır. Güzel meleğim ben sana Kore diyorum ya, oda benim bakir tanrıçamdır, bebeğimdir.
Korê birden gözlerini açarak, haykırdı;
-Sen diyorsun, Allah kadın mıydı?
Sonra kafasını yılanın olduğu yere çevirdi, yılan başını taşını üzerine koymuş adeta Xarde’yi dinliyordu. Yemyeşil vücuduna rağmen vücudunun altı bembeyazdı, pullarının birleşim yeri süt rengindeydi. Sessizce onlara bakıyordu. Korê, bu misafire alışmış olacak ki, ürkmeden baktı yılana sonra da başını Xarde’ye çevirerek hani cevabım der gibi baktı. Xarde gülümseyerek;
-Allah demedim ben.
Kore siyah gözlerini kocaman kocaman açarak;
-Sen ile ben Tanrı mıyız? Ama olabilir değil mi Xarde? Sen Tanrıysan bende Tanrı olabilirim, değil mi?
-Evet melek yüzlüm, biz kadınlar Tanrıyız… Çünkü yaratırız, doğururuz.

Remzi Aydın : Salyangoz, Bitki Ve İnsan

Bir dostum vardı yıllar yıllar öncesinden. Bir gün heyecanla; Dostum seradaki tüm bitkiler buruşmuş, solmak üzere” dedi. Üniversite içindeki bu seraya beraber gittik ve gördüğüm manzara gerçekten korkunçtu. Tüm bitkiler kendini salmış, yapraklar aşağıya düşmüş, renkleri sararmaya yüz tutmuş. Hani insanın hayata küsüşü var ya, hani eli kolu tutmaz ya, hani küstür ya işte öyle. Üç günlük tüm araştırmalara rağmen bunun nedeni bulunamadı. Nem oranı aynı, su aynı, güneş aynı ama çiçeklerde küs hali devam ediyor ve nedenini kimse anlayamıyor. Üçüncü gün sonunda üniversite asistanlarından biri dostuma gelip bir itirafta bulunuyor. “Hocam çiçeklerin o hale girmelerinden galiba biz sorumluyuz. Çünkü o gece serada salyangoz pişirdik. Kaynar suyun içine attığımız salyangozlar öylesine çığlık atmıştı ki çiçekler solmaya başlamıştı”
Evet işin aslını öğrenmiştik, salyangozlar kaynar suya atılırken her canlı gibi feryat eder. Ve o ses gerçekten “insanın” yüreğine işler, hiç duydunuz mu bilmiyorum? Ben daha sonra bir fabrikada duymuştum o sesi.
Ve çiçekler, nasılda duyarlı, nasılda narin, nasılda duygulu. İnsanlar kadar diyemeyeceğim, çünkü insanlar çiçek olmayı öğrenemedi. Bizler salyangozu severiz, ya kendimize aksesuar yapmak için ya da vitrinimizi süslemek için ha birde son zamanlarda kozmetik olarak oldukça gözde bir krem. Yani yüzümüze sürmeyi de severiz ya da farkında olmadan ayağımızın altında “çıt” sesi ile yok ederiz. Nereden aklıma geldi, evrendeki insan duyarsızlığından, ya da duyarlı gibi gözükerek; dudağımızın kenarına kondurduğumuz sahte maskeden. İnsanlara bakıyorum da herkes hayvan seviyor, çocuk seviyor, kadın seviyor, çiçek seviyor, evren seviyor, evrensel normları seviyor, ezilenleri seviyor… ama dünya her geçen gün ayaklarımızın altında ezilen salyangozun “çıt” sesi ile yankılanıyor. Peki neden daha yaşanılası bir Dünya’ya kavuşamıyoruz. Çünkü biz salyangozu aksesuar olarak, yada yüzümüze maske olarak kullanmayı seviyoruz, yani her şeyimiz gibi sevgilerimizde sahte, ya da sadece aksesuarken değerli. İşte şu aşağıdaki yazı ayağının altında “çıt” sesini duyamayanların bu günki yansıması.

Ey liderler, liderler sofrasında oturan dalkavuklar ve onları hayranlıkla izleyen şakşakçı yalakalar! Tüm mazlumların ahı üzerinizde olsun. Ey efendiler; çıkarlarınıza çanak tutanlar, sizin adınıza silah kuşananlar, silah kuşananları alkışlayanlar, onların bu katliamına haklı gerekçeler bulanlar, ölmüş tüm bebelerin ahı üzerinizde olsun. Tecavüze uğrayarak kirletilen onurların acıları, şehvetiniz için kesilen cinsel organların utancı, uçları kesilmiş memelerden akan; kanlı sütlerin ahları üzerinize olsun.
Siyasal, ekonomik, statü ve aç nefis uğruna; onca çocuğun katledilişi üzerinden payandalanan namussuzlar, söyleyin bana bir bebeğin gözündeki hayat ışığından daha değerli ne olabilir? Küçücük bir kız çocuğunun parçalanmamış hayallerinden ve yağmalanmamış vücudundan daha kıymetli hazine olabilir mi? Bir bebeğin ucu kesilmemiş memeden içeceği ak sütten daha temiz, daha besleyici ne olabilir? Anne ile bebek arasındaki o muhteşem bağdan daha iyi barış olabilir mi?

Ey kan ile servetine servet katan tanımadığım ırkın köpekleri? Hangi anne bebeğine bakarken; bebesini sırf ırkından dolayı besler. Hangi anne oğlunun, kızının acısını mezhebine, rengine göre yüreğinde devşirebilir. Ey katliamcıları alkışlayarak onlara güç veren dalkavuklar, asalaklar hangi çocuk sizin çocuğunuzdan daha değersiz olabilir? Hangi hakla kimin çocuğunun öleceğine karar verebilirsiniz siz. Koltuklarını sağlamlaştırıp tüm gücü elinde bulundurma uğruna; sizi kamplara bölen uşaklara daha ne kadar alkış tutacaksınız. Kendi canını kurtarma uğruna başkasına yalvarırken, sizin çocuklarınızı savaş alanlarına süren liderlerin arkasından daha ne kadar gideceksiniz. Ey körelmiş gözlerin sahipleri, ey kararmış vicdanı yük olarak taşıyan bedenlerin efendileri, ey bilime ve insanlığa sırtını dönen düşmanlığın körelttiği zavallılar, kaç çocuk daha ölmeli sizin savaşınız için. Şehitlik ve kahramanlık masallarına daha ne kadar inanacaksınız? İyi olan her şeyi yağmalayan efendiler neden şehitliğe, kahramanlığa koşmazlar, çocuklarına ve kendilerine neden sonsuz mutluluk olan cenneti istemezler?
Ey bir parça toprak uğruna yüzyıllarca omuz omuza yaşadığı komşusunu katleden insan! Onun dili, inanışı, rengi senin için ne kadar farklılık gösteriyorsa seninki de o derece farklıdır. Bu farklılıklar sana ayrıcalık tanıyıp, bu toprağın efendisi olma hakkı tanırken nasıl oluyor da başkasının hakkına kölelik düşüyor?
Ey toprağa doyamayan aç sefil, zenginlik; sevgidedir, dostluktadır, onurdadır, barıştadır ne zaman öğreneceksin bunu? Zenginlik, kahkahalar atarak farklı renkteki çocukların aynı oyundan aldıkları zevktedir. Zenginlik, tenin tene değişindeki mutlulukta, ten sıcaklığında, arzudadır. Sen bu duyguları bildin mi? Tanıdın mı zavallı yaratık.
Ey bu topraklara adım atmayanlar! Bu topraklar üzerinde tek bir ağaçta emeği olmayanlar! Bu coğrafyanın çocuklarının saçlarını bir kez olsun okşayamayanlar. Tütün kokan bir eli öpmeyenler, nahır kokan bir entarinin omuzlarında niyazı tanımayanlar! Nasıl oluyor da bu coğrafyayı, bu insanları, bu toprağı en çok siz seviyorsunuz? Farklı toprakların sefasını çekerken, cefakâr bu halk adına savaş çığırtkanlığı yapıyorsunuz. Parçalanmış bir çocuğun hayatı üzerinden size barış sunanlar, tecavüz edilmiş bir kadının kirlenmiş ruhu üzerinden size huzur sunanlar, hiç bitmeyen acılar ve hüzünlü hayat üzerinden size güneşi andıran barışı sunanlar; onursuzdur. Onursuzların sunduğu barış ve güneş de onlar kadar onursuzdur. Karanlık kuytuların siyah noktaları olarak “ben güneşim” diye bağıranlar, komşusunu, kendine sığınanları; efendilerine şirin gözükmek için boğazlayanlar, sonra da mallarını yağmalayanlar sizden daha kötü ne olabilir şu evrende.


Duvara sıçramış bir çocuğun kanından daha kötü ne olabilir? Bu kandan sonra hangi barış annenin yüreğinden acıyı söküp atabilir! Ey eline silah alanlar; kullanan olmadıkça silah üretilmez. Ey efendiler adına savaşa giden uşaklar, kul olmadan savaş olmaz.
Ey barışı ve çocukların acılarını dosyalara sıkıştırıp, işlerine gelince raflardan indirip-kaldıran ve pazarlıklarda koz olarak kullanan efendiler, tüm çocukların acıları üzerinize olsun. Cezaevlerinde tek başına, savunmasız, yağmalan bedenlerinin ve ruhlarının ahları üzerinize olsun!
Sen insan olamadıkça, kendi kaderini değiştirmek için mücadele etmedikçe; efendiler yazar senin kaderini ve sen şükretmekle yetinirsin… Ey duvarlar arasına kendini ve hayatını sıkıştıran, hayallerle beslenen zavallı insan, kalk yerinden ve gerçeklerin arasına dal, dal ki gerçeği göresin! Evrende binlerce güzellik ayak altında “çıt” diyerek feryat etmekte!!!


“KAZ KAFALI” OLABİLMENİN KOŞULLARI & Remzi Aydın

Önyargılar ve insan; ne kadarda perçinleşmiş. Uğur böceğini sevmeyen yoktur herhalde. Bende çok severim, elime alıp “uç uç” demeye ve bana şans getireceğini düşünmeye iten şeyin ne olduğunu hep merak etmişimdir. Ama aynı uğur böceği et ile besleniyor. Otçul bir hayvan değil anlayacağınız. Hele yakın çekimde bu beslenişini görseniz benim gibi korkardınız herhalde. Canlı canlı küçük böcekleri ağzına alıp parçalaması, ağzının kenarından akan böceğe ait sıvıların yavaş yavaş inişi… Bunu uğur böceğine yakıştıramayız, ama sevgilimizin, annemizin, babamızın, yavrumuzun eti ağzına alıp yiyişini zevkle izleriz. Hatta “gel sana bir mangal partisi” vereyim demekten hoşlanırız. Konu sanki dağıldı, ne diyordum; “kaz kafalı” olmak.

Kazlar “> <” halinde uçarlar. Bu uçuşun sebebi, oluşturdukları hava akımından dolayı enerjilerinin yarı yarıya tasarruflu kullanılmasıdır. Arka sıralara gittikçe daha az kanat çırpışı ile aynı yolu gitme şansları vardır. Ve her yorulan kaz yerini yanındakine bırakarak bir geri sıraya gidiyor. Bu dönüşüm sürekli devam ediyor. Menzillerine ulaşabilmeleri için nöbet değişimini mükemmel uygularlar. Yani kazların içinde “BEN” özelliği yoktur. “Ben”liklerinden sıyrılmış, kaz olarak yaşama asılabilmiş özelliklerle bezenmiştir. Ben olmadan olmaz, bensiz yapamazlar, ben yoksam her şey biter gibi özelliklere sırt dönmüştür kazlar. Onun yerine “biz” giysisini giymişlerdir. Diyelim ki içlerinden biri yaralandı, hastalandı uçamıyor. O zaman guruptan 2-3 kazı onun yanına refakatçi bırakarak uçuşlarına devam ederler. Refakatçiler o kaz iyileşene kadar ona bakar ve beslerler. İyileşince de ya tek başlarına ya da başka bir kaz gurubuna katılarak yollarına devam ederler.

Kazlarda cinsiyet farklılığı da yoktur. Eril ya da dişil fark gözetmeksizin bu mücadelede eşit koşullarda, eşit emek harcayarak yol alırlar. Kazların her birinin renksel ve biçimsel farklılıkları vardır ama bu önemli değildir. Kazların her birinin (insan algılamasına göre yanı olduğu düşünülsede) farklı ses tonu vardır, ama ses tonlarına göre ayrıcalıkları yoktur. Şekilsel farklılıklar; ayrıcalıklar tanımaz kazlara. Yani kaz olmak gerçekten zordur.

Ayrıca kazlar ne olursa olsun bunun dışında; içinde oldukları gurubu terk etmezler. Sağdaki soldaki çöplüklerin o parıldayan yiyecekleri için asla bu gurubu terk etmezler. Rotalarından vazgeçmezler, menzillerine ulaşabilmek için tüm gayretleriyle bu mücadelede üzerlerine düşen görevi yerine getirirler. Hiçbir kazın diğerine göre üstünlüğü yoktur, her kaz bir diğer kademeyi eşit şartlarda yaşamak zorundadır. Zaten onların bu yolculukta başarıya ulaşmasının en büyük sebebi de budur işte. Ben kazları incelediğimde kendi kendime; “yahu komünist bunlar” demiştim. Ya da tam tersi mi? bizim komünistler kaz kafalı bile olamadı mı demek oluyor. Yo öyle hemen kızmak yok! Dünyanın ve Türkiye’nin geldiği noktaya bakınca kendimi bu önermeden sıyıramıyorum. Bir sefer öyle kaz kafalı olmak kolay değilmiş.. Önce sadakatli olacaksın, yolundan vaz geçmeyeceksin, menziline ulaşmak için üzerine düşen görevi mevkie bakmadan yerine getireceksin. Sonra lider olmayacaksın ama her kazı lider olarak göreceksin. Eşitliğin tüm kuralları yerli yerinde olacak. Sonra yoldaşlarını terk etmeyeceksin, düştüğünde yanında kalacak, ona bakacak, iyileştirecek, ölünce de gömeceksin. Ama acını içine gizleyerek yoluna devam edeceksin, hem de başka kaz guruplarının arasına karışarak ve orada da üzerine düşeni yaparak. Bizdeki komünistler bunu başarabildi mi? her biri hangi rotada ve hangi menzilde? Bilen bilir 20 yıldır toplanır dağılır bunlar, çatı partisi, sol parti, sosyalist parti vs kuracaklar. Ama nedense hiç anlaşamazlar. Hala özeleştiri, itiraf, yargısız infaz, karalama ile günlerini geçirirler. Bazıları da lider havasında oturup pazarlıklar yapar. Öyle kaz kafalı olmak kolay değil, gerçekten değil.

Aynı tonda bağırmak, aynı şekilde kanat çırpmak, yorulanın yerini almak, gurubun önünde arkasında fark etmeden bu mücadelede bulunmak, yoldaşını yalnız bırakmamak biz insanların harcı değil. Hegel’in talebesi ne derdi; cezaevi arabasının arkasındaki mahkûmların eşitlikleri aynıdır. Hatta oradaki gardiyanla mahkûmların eşitlikleri bile o kasanın içi kadar bir alana sahiptir”

Ciltler boyu anlayamadığınız kitapları okuyup, bilgiçlik taslamaktansa, bu konu üzerinde kafa yormak daha verimli olur. Ceza evi neresidir? Arabayı kim kullanıyor? Eşitlik sınırları nerede başlar nerede biter? Kasanın içindeki diğer mahkûmlar ve gardiyan. Arabayı kullanan şoför?

Sonuç olarak; “kaz kafalı” olmak ve kaz gibi davranabilmek; ben insanım diyenlerin bile başaramayacağı kadar zordur. Kaçımız felçli bir anneye, eşe, çocuğa öf demeden bakabiliriz? Kaçımız rotamızdan ödün vermeden, sağdaki soldaki çöplüklere bakmadan bu yolda ilerleyebiliriz. Sadece etrafınıza bakın… Ben ise bu yanıtı bilmiyorum….



Remzi Aydın

Remzi Aydın - Göçebe Ruhlar


Yunan mitolojisini, Mısır mitolojisini, İnka´ları, Kızılderilileri severek okuduk.Hayretle inceledik hatta gıpta ettik.Fakat kendimizi tanımaktan korktuk fakat Anadolu´nun bir derya misali ortaya çıkardığı kültürlerinden, inanışlarından ürktük.Hatta insanlarımızdan ürktük ve onlara düşman edildik.

Yunan tanrılarının yeşil başlı asalarına saygı duyduk, duymalıydık. DERWEŞ CEMAL´ lerden, Düzgün bawe´den Pir Sultan Abdal´dan ürktük.Mısırın yılanlarını tanıdık, onun kutsallığına Mısır inanışıyla baktık.Ra´yı güneş tanrısı olarak kabul ettik.Oysa kendi toprağımızın ´SA-MARAN´dan (şahmeranından) habersiz yaşadık.

Ya tijje Mıhemmed´ (güneşin ışıkları), ya Xardu Dewres (kutsal toprak), Ya Asmene Gewu (kutsal gökyüzü) diyen dilleri ve açılan elleri yok saydık Hatta onları kutsal saydıkları ateşlerle yaktık. Sahi kendimizle yüzleşmekten, Anadolu´nun bu gürül gürül akan çağlayanlarıyla yüzleşmekten kim alıkoydu bizi?

İşte yazarımız REMZİ AYDIN böyle bir yüzleşmeyi sunuyor bize... Roman 1918´leri konu alıyor. Yer, DERSİM... Usta romancılığı ve müthiş kurgusuyla yazar o dönem insanını, aşiret ilişkilerini ve hatta kavgalarını ve Osmanlı ile ilişkilerini ele alıyor.

Aşiret bilgesi olan romanın kahramanı Mirz ile gelişen olayları o insanların doğaya bakışını, ağaçları, kuşları, gölleri, kelebekleri ve en önemlisi de evli bir kadın olan isme ile meyman (tanrı misafiri olarak adlandırılan savaştan kaçmış Rus askerinin) yasak ama insani aşkını bulacaksınız..Ve bu aşk çevresinde başlayan akıl almaz olayları...Ve aşiret kararıyla İsme´nin Meymanı uğurlayışı…Müthiş bir trajedi İsme´nin yaşadığı…

Yazarımızın bu romanının en büyük özeliği de Tanrı -doğa- insan üçgenini hiç su katmadan mitolojik bir dille yalın bir şekilde anlatmasıdır...Evet yaşlı bilge Mirz evinde yılan besliyor...İstemeden evlendirilen İsme Meymana aşık oluyor.Meyman hiç dil bilmediği bir yerde kendisini Osmanlıya vermeyen bu insanlarla yaşıyor...akıl almaz doğa figürleri...aşiret kavgaları..ama unutulmaz olanda asırlık ihtiyar MİLE HORİ´nin (Xesen Efendi´nin) kendi kehanetinin gerçekleşmemesi için barış ateşini yakar Munzur da…