Sayfalar

Metin - Kemal Kahraman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Metin - Kemal Kahraman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Metin&Kemal Kahraman,OĞUL Film Müzikleri

“Şu Dersim´de bir kuş olsam kanatlanıp uçsam şimdi, oğul oğul Gitti gönlümün sultanı Dağ oldu büyüdü şimdi şahin gibi yücelerde savrulup, göçtü şimdi ”
Metin- Kemal Kahraman kardeşlerin yeni albümleri “Oğul”dan.
Solo çalışmaları yanında, özellikle Dersim Kültür Bölgesinin sözlü tarihini örnekleyen derleme çalışmalarıyla tanıdığımız Metin-Kemal Kahraman kardeşler, yeni hazırladıkları, ilk film müziği albümü olan, “Oğul” ile dinleyicilerinin karşısına çıktı.“Oğul”albümü ikilinin, orijinal film müziği olarak hazırladığı ilk çalışmadır.. Yönetmen Atilla Cengiz´in “Oğul” filmi, biri Dersim’de diğeri Karadeniz’de iki babanın kaybettikleri evlatları için bir araya gelmesi anlatılıyordu. Film ülkemizin kanayan yarası Kürt sorununun çözümsüzlüğünün yarattığı dram iki babanın üzerinden dile getiriliyordu.Otuz yıldır süren savaş, insanımızda onarılmaz tahribatlar yarattı;onbinlerce genç hayat söndü,milyonlarca insan yerinden,yurdundan etti.. Atilla Cengiz’in yönettiği film 2011’de gösterime girmişti. Yeni albümleriyle Kahraman kardeşler bir kez daha sanatçı duyarlılığıyla ülkenin baş sorunlarındanKürt sorununun yarattığı dramı müziğin gücüyle dile getiriyorlar.“Oğul” albümü toplam on iki eserden oluşuyor; Dersim otogar, oğul, Ziganalar, lorıke/ninni, Erzincan otogar, Mutu kontrol, Dersim dedikleri, Ziganalar lento isimli eserler film için bestelenmiş yeni eserler olup, filmin çekim sürecine paralel yürüyen stüdyo çalışmalarıyla 2011 yılı içinde, Berlin´de kaydedildi. Bunların yanında, yönetmen Atilla Cengiz´in özel tercihi ile, ikilinin eski albümlerinden hala bére, ağıt(Renklerde Yaşamak, 1997) ve göç (Ferfecir, 1999) isimli eserler de, film müzikleri arasında yer aldı. Bu eserlerin, filmde olduğu gibi, önceki albüm versiyonlarına yer vermek yerine, 2002 yılında, Berlin´de gerçekleşen bir canlı performanstan alınmış kayıtlar albümde kullanıldı.
Albümdeki Eserler:
Dersim Otogar Müzik: Kemal Kahraman
Oğul (Final) Müzik: Kemal Kahraman
Ziganalar Söz & Müzik: Kemal Kahraman
Dersim Dedikleri Müzik: Kemal Kahraman
Erzincan Otogar Müzik: Kemal Kahraman
Lorıke / Ninni Söz: Eski  Müzik: Kemal Kahraman
Göç (2002 Berlin; Konser Kaydı) Müzik: Kemal Kahraman
Ziganalar Lento Müzik: Metin Kahraman
Mutu Kontrol Müzik: Kemal Kahraman
Ağıt (2002 Berlin; Konser Kaydı) Söz & Müzik: Kemal Kahraman
Hala Bere(2002 Berlin; Konser Kaydı)
Söz &Müzik: Kemal Kahraman
Oğul Söz: Kemal Kahraman Müzik: Metin Kahraman
dinlemen için buraya
Albümün kayıtlarında yer alan müzisyenler:
Metin Kahraman: Gitar, Solo Vokal
Maviş Güneşer: Solo Vokal
Aidan Burke: Viola, Keman
Erich Schachtner: E-Bass
Johanne Braun: Obua
Ingo Seliger: Keyboard
Özgür Çelik: Balaban, Perküsyon
Umut Kahraman: Viola, Keyboard (canlı perf. kayıtları)
Ahmet Tirgil: Keman (canlı perf. kayıtları)
Kemal Kahraman: Gitar, Bağlama, Perküsyon, Vokal
Düzenlemeler: Metin ve Kemal Kahraman
Kayıt ve Mix: Ingo Seliger (Stüdyo Garaje-Berlin) 

Hrant'a


Metin&Kemal Kahraman ,Ermeni Sayat Nova Korosu,
 Erkan Oğur, Okay Temiz, Ertan Tekin, Serdar Keskin,
 Maviş Güneşer

Metin-Kemal Kahraman Kardeşler „Saé Moru/Şahmaran“ albümlerini geniş bir kitapçıkla beraber yayınladılar

Metin ve Kemal Kahraman, uzun yıllara yayılan bir çalışmanın sonucu olarak „saé moru/şahmaran“ albümlerini geniş bir kitapçıkla beraber yayınladılar. Özgün eserleri yanında, Dersim kültür bölgesi´ne dayalı alan araştırmaları ve dokümanter çalışmalarıyla da tanınan Kahraman kardeşlerin bu albümü de şahmaran masalının Dersim’den derlenmiş bir Zazaca versiyonuna dayanıyor. Bu yanıyla  dokümanter bir özellik taşıyan çalışma, tamamen yeni besteler ve klasik orkestral düzenlemelerden oluşan  müzikal boyutuyla'da özgün bir solo eser olarak dikkat çekiyor.. Albüm, masal temasını takip eden bir bütünlük içinde, sekiz enstrumantal ve dört de sözlü,  toplam 12 eserden oluşuyor.
Metin ve Kemal Kahraman'ın yıllardır beraber çalıştığı grup elemanları Serdar Keskin, Ahmet Tirgil, Umut Kahraman, Maviş Güneşer, Mübin Dünen gibi müzisyenler bu albümde de enstrumanlarıyla yer alıyor.
Bunun yanında Erkan Oğur, Okay Temiz, Henning Schmiedt, Ulli Bartel, Ertan Tekin gibi önemli solist sanatçılar ve İstanbul Sayat Nova Korosu da hissedilir katkılarıyla misafir edilmişler.  
Metin ve Kemal Kahraman kardeşler, şahmaran gibi kadim ve yaygın bir masalın anlaşılmasında, bin yıllık da olsa yazılı versiyonlar yanında bugün hala yaşayan kaynaklardan derlenecek sözlü versiyonların da çok önemli ve özgün ayrıntılar aktarabileceğini  tartışmak istiyorlar.  Çalışmada esas alınan  Zazaca versiyonu, özellikle taşıdığı farklılıklar dolayısıyla çok özel bir örnek olarak sunuyorlar. ..  
Şahmaran masalı , yaşadığımız coğrafyanın ,sadece tarihi eserlerle değil, evsahipliği yaptığı kadim diller ve bu diller üzerinden aktarılan sözlü birikimle de çok derin bir insanlık hafızasına tanıklık ettiği tezinin en canlı örneğidir.. Metin ve Kemal Kahraman, yönetmen Atilla Cengiz´in istanbul film festivali çerçevesinde ilk gösterimi yapılan ve beğeni toplayan „Oğul“ isimli zazaca-türkçe filmi için yaptıkları özgün müzikleri de önümüzdeki kısa dönem içinde bir albüm olarak yayınlayacaklar.   



Albümdeki Eserler;Logman Feke Chemde,Camısan Guyia HemgendeMıneta CamısaniOda MohrkiriBelgiya, RaudeBelgiyao PhosemanCihanşaho, Nobedare MezeleBelgiya ,Çevere Muradi’dePasa ,NewesoŞüara Sae Moru,Camısan Bi LogmanMore Sae Moru

    Khal Gağan : Unutulmaya Yüz Tutmuş Bir Dersim Gelenegi - Metin Kahraman


    Gağanê Sıma Bımbarek Bo !
    Gağane Xwa Piroz Be !
    Gağaniniz Kutlu Olsun!


    Khal Gağan : Unutulmaya Yüz Tutmuş Bir Dersim Gelenegi
    Khal; ihtiyar,yaşli anlamina gelen Kirmancki / Zazaca bir kelimedir.
    Gağan ise yine Kirmancki / Zazaca da Aralik ayina verilen isimdir.
    Khal Gağan Dersim cografyasinda Alevi- Kirmanclar tarafindan kutlanan ( Sivas,
    Tunceli,Erzincan,Bingöl,Muş ) günümüze kadar gelebilmiş eski bir gelenektir.
    Gağan kelimesinin kökenine iliskin net bir bilgi olmasa da Kirmancki / Zazaca da yilin son ayina verilen bu ismin ghan (eski) üzerinde arastirma yapilmasi gerektigini düsünüyorum.Khal Gağan; eskinin uğurlanmasi ve yeni gelen yila merhaba anlami bu çagrisimi yapiyor.

    'Şahmaran' ve 'Hrant'a ağıt' Metin-Kemal Kahraman

    Yerelden evrensele notalarıyla yumuşak ve vurgulu bir anlatımın sahibi olana Metin ve Kemal Kahraman kardeşlerin son albümü Eylül ayında dinleyicileri ile buluşacak.Mezopotamya mitolojisinde önemli bir yeri olan 'Şahmaran' masalının farklı dillerde anlatımlarının esin kaynağı olduğu albümde, yine etnik ve modern tınılar birlikte harmanlanıyor. Eylül ayında Metin Kahraman tarafından dinleyiciye sunulacak bir diğer çalışma ise Ermeni Müzik Korosu Sayatnoma birlikte hazırlanan, "Hrant Dink'e ağıt" olacak.
    Muhalif müzikle başladıkları yolculuklarını Alevi-Kürt müziği üzerine deneysel çalışmalarla sürdüren Metin ve Kemal Kahraman kardeşler yeni bir tarzın öncüsü oldu. Gitar ile bağlama ikileminden yerelin derinliği ve evrenselin sonsuzluğunu kendine rehber edinen Metin-Kemal Kahraman, 'Deniz koydum adını', 'Renklerde yaşamak', 'Ferfecir', 'Yaşlılar Dersim türküleri söylüyor', 'Meyman', 'Sürela' ve 'Çevere Hazuru'dan sonra yeni bir albüme hazırlanıyor. Kahraman kardeşlerin Eylül ayında çıkacak olan albümün ismi Mezopotamya mitolojisinde önemli bir yeri olan yılan-kadın 'Şahmaran' olarak belirlendi. Oldukça güçlü bir müzikal altyapısı ile hazırlanan albüme, Türkiye'nin önde gelen müzisyenlerinden Erkan Oğur ve Okay Temiz'de destek sunuyor. Albümün çıkacağı tarihlerde bir başka çalışma ise Ermeni aydın Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink'in anısına bir ağıt. Ermeni Müzik Korosu Sayatnoma ile birlikte hazırlanan 'Hrant'a ağıt' single olarak aynı tarihlerde dinleyiciye sunulacak..

    Metin-Kemal Kahraman ve Şerif Karataş'n hazırladığı ''Gole Çhetu-Hızır Mekânı'' belgesel gösterime sunuldu

    Dersim’de yapılan Seyrantepe ve Uzunçayır barajlarının suları altına kalan kutsal mekânlar ‘Gole Çhetu- Hızır Mekânı’ adlı belgesele konu oldu. Metin-Kemal Kahraman’ın ve Şerif Karataş’ın hazırladığı ve yaklaşık dokuz ayda tamamlanan belgesel Munzur ve Pülümür Vadileri üzerinde bulunan köylerde yapılan röportajlardan oluşuyor. Belgesel 15 Temmuz Perşembe günü saat 19.00 da Karşı Sanat’ta basının ve izleyicilerin gösterimine sunuldu.
    Dersim şehir merkezinde Munzur Irmağı ile Pülümür Çayı’nın birleştiği noktada yer alan Gole Çhetu (Hızır Mekânı) ziyareti, Hopa Şeğanki (Şeğank Göleti) ve Kırkların aşikar olduğu ziyaret, geçtiğimiz yıl Kasım ayında yapımı tamamlanan Uzun Çayır Baraj suları altında kaldı. Türkçede ırmakların çatıştığı gölet anlamına gelen Gole Çhetu, kadim zamanlardan bu yana Hızır’ın Mekânı olarak kabul ediliyor ve Dersim inancında özellikle halk arasında Hawtemale Pil, Kara Çarşamba, Newroz ve Mart Dokuz’u olarakta adlandırılan 21 Mart kutlamalarının merkezi olarak kabul ediliyor.
    ‘DÜNYAMIZ SULAR ALTINDA’
    Belgeselde yapılan röportajlar, Dersim halkının Munzur’a verdiği değeri gözler önüne seriyor. Alevi inancına göre, Hızır tüm peygamberlerin rehberidir ve ölümsüzdür. Mekânı olan Gole Çhetu’da her 21 Mart’ta ibadet yapılır. İnsanlar kurban keser, çalı yakar, beden temizliği yapılır, yaş ağaç kesilmez. Bu yüzden kurulan baraj sadece doğaya değil kültüre de zarar verdi. Kutsal Mekân olarak kabul edilen yerler sular altında kaldı ve bir Dersimli’nin tabirince, “Artık dünyamız sular altında.”
    ‘BİZİ BURADAN SÜRMEK İSTİYORLAR’
    Dersim halkı kutsalına dokunulduğu için isyanda. Zaman zaman yapılan yürüyüş ve mitingler, açılan davalar bize Dersim’in yapılanlara boyun eğmediğini gösteriyor. Baraj gelmesi halkın ordan zorla göç ettirilmesi demek. Belgeselde de belirtildiği gibi, Dersim bunlara yabancı değil. Osmanlı döneminde yapılan, müslim-gayri müslim ayrışması, 1930’lu yıllarda ulus-devlet politikası, 1938 süreci, 1980 darbesi, 1994’te köylerin yakılıp yıkılması ve şimdi de barajlar halka yapılan hezimetin göstergesi.
    Zamanında canlarına kastedenler, şimdi de kutsal mekânlarına kastediyorlar. Dersimlilere göre, kültürlerinin sular altında kalması demek, Dersim’in haritadan silinmesi demek. Bu yüzden Dersim’in baraj projelerine değil, barış projelerine ihtiyacı var.
    ‘NEWROZ LASTİK YAKMAKTAN ÖTE BİR ŞEY’
    Belgeselin yönetmenlerinden Şerif Karataş, “Bu belgeseli, yok edilmek istenen bir kültür hakkında insanları bilinçlendirmek ve Munzur’un sesini bu vasıta ile gereken yerlere ulaşması için çektik” dedi. Newroz’un lastik yakmaktan daha çok anlam taşıdığını belirten Metin Kahraman ise, “Belgeseli çekerken çok şey öğrendim, Dersim gençlerinin bu kültürü yaşatmak adına daha duyarlı olmasını ümit ediyorum” dedi.


    Gözde Görür / Birgün

    ŞAHMARAN - SAê MORU / Kemal Kahraman

    Şah-i Maran belki de Lokman Hekim´in oğludur. Bir gün, Lokman Hekim, kitabını alıp gitti; gidip bir ırmağın başında oturdu. Belki ölüme çare bulurum, diye düşünüyordu. Kitabını önüne indirip okumaya başladı.
    Bu durum Hz. Peygambere ayan oldu. Dedi, „Lokman Hekim işte yine okuyor; şimdi ölüme çare bulacak. Ama bu iş Hakk´ın işidir; ona ne?“. Ahir Cebrail´i gönderdi, dedi ki, „ Hele bir sen git. Git, inşallah bir kanat vurup onun kitabını suya savur. Ki bu davadan vaz geçsin. Ahir Cebrail kanat vurdu, (Lokman Hekim´in) elindeki kitap uçup sulara gömüldü. Sadece 3 yaprak elinde kaldı.
    Lokman Hekim´in karısı ise iki-canlı idi; hamileydi. Lokman Hekim hastalanıp ölüm döşeğine düşünce elinde kalan o 3 sayfayı çıkarıp karısına verdi. Dedi ki, „Bunları alıp saklayasın. Günü gelip de bir evlat doğurduğunda, ta ki o (kendisi) gelip bu 3 sayfayı senden istemeyene kadar katiyen söz etmeyesin ve ne de veresin. Hastalandı, dünyasını değiştirdi ve gitti.

    Kadın (günü gelince) doğum yaptı ve bir oğlu oldu. Adını Camısan koydular. Camısan yedi yaşına geldi. (not: başka versiyonlarda burada atlanan önemli bir ayrıntı var; Camısan 7 yaşına gelince, annesi diğer çocuklar gibi onu okula gönderir. Ama Camısan aylarca gidip gelmesine rağmen ne okuma-yazma ne de hesap-kitap hiçbir şey öğrenemez. Sınıftan geri kaldı, bunun okumaya hevesi yok diye, bir gün öğretmeni elinden tutarak getirir, annesine teslim eder. Bunun üzerine de annesi onu bir demircinin yanına çırak olarak verir; bari bir meslek öğrensin diye… Ama Camısan aylarca gidip gelmesine rağmen bu meslekte de bir şey öğrenemez. Bir gün ustası, bu bir şey öğrenmiyor, demirciliğe hevesi yok, başka bir ustanın yanına çırak verin diye, elinden tutar ve annesine teslim eder. Annesi bu sefer de bir marangozun yanına çırak olarak gönderir; ama durum değişmez; Camısan babası gibi akıllı bır adam değidir, hiçbir şey öğrenemez. Sonunda çaresiz, annesi ona bir eşek alır ve bari oduncu olsun, bu şekilde ekmeğini kazansın diye artık okula da çıraklığa da göndermez. Büyük alim Lokman Hekim´in oğlu sonuçda ola ola oduncu olur.)
    (Camısan) Çocuklarla gidip geziyordu; odun toplayıp getiriyordu. Bir gün yine çekip odun toplamaya gitti. Bir kütüğü kaldırdı ki, yani bir odundur alıp götürecek… Baktı ki bir sal taş (dümdüz-kapak gibi) çıktı. Sal taşı kaldırdı ki, altında bir küp var. Küp dolu, bal ile ağzına kadar iyice dopdolu…
    Haber verdi arkadaşlarına, dedi; „Gelin hele, ben burada birşey buldum; hele nedir?“ Geldiler ki bir küp, bal ile dopdolu. Ama bilemiyorlar nedir. İçlerinden bir çocuk dedi, „Hele bir parmağını sür bu nedir; tadı nasıldır; sakın zehir olmasın?“ Camısan parmağını bir çaldı, (tadına baktı ki, meğer) tatlı bir şey. Dedi, „Arkadaşlar, tatlı, hoş bir şey durmayın hemen gidip kaplar getirin, bunu boşaltıp götürelim. Nasiptir, bize rast geldi.
    Çocuklar gidip köyden kap-kacak getirdiler; bu balı küpten boşalttılar; çekerek kaplara doldurdular. Küpün altında az birşey kaldığında Camısan dedi ki; „Bana bir ip bağlayıp, beni aşağıya bırakın; ben gideyim. Kapları doldururum, siz çekersiniz. Bittiği zaman da, beni yukarı çekersiniz.
    Getirip çocuğu bağladılar, kuyuya bıraktılar. Küpü boşaltıp, sonuna gelince yukardakiler „arkadaşlar, dediler, şimdi biz bunu çıkarırsak, bu kalkıp der ki, „yarısı benim yarısı da sizin. İyisi odur ki, gelin biz bunu burada küpte bırakalım. Gidip deriz ki, biz bilmiyoruz nereye gitti; kurtlar mı, götürdü, ne oldu; kaybolup gitti.“ Getirip ipi atıyorlar küpün içine, sal taşı da (kapak) tekrar üstüne kapatıyorlar. Çocuğu içerde bırakıp gidiyorlar. Evlerine gidip diyorlar ki, „Biz görmedik, nereye gittiğini bilmiyoruz.“
    Camısan (küpün) içinde kalıyor. Az kalıyor-çok kalıyor bir gün bakıyor ki, küp delindi ve toprak dökülmeye başladı. Baktı ki, şu insanı sokan akrep´dir; küpü delip iç-tarafa gelmiş. (Kendi kendine) „Bu akrep aydınlık dünya´dan gelmiş; yukarıdan gelmiş. Ben bunun deliğini açıp takip edersem, sonunda aydınlık dünya´ya çıkarım“ dedi. Girişip ağır ağır küpü açmaya başladı. Toprağı arkasına atıp gitti. Artık çok mu gitti, az mı gitti, Şah-i Maran´ın mekanında çıktı.
    Şah-i Maran´ın mekanında çıktı ki, yılanlar yığılmışlar üst üste; Şah-i Maran, ise sakalları gelip beline kadar düşüyor, oturmuş gövdesi üst taraftan insan, ondan aşağısı ise yılan; elleri yılan, ayakları yılan; dudakları çatlamış…
    (Camısan) dedi „Ya Rabbin Alemi; şu benim bahtım ne kadar da kara imiş ki, sen beni getirip bunlara çıkardın…“
    Şah-i Maran dedi, „Oğlum, korkma, gel benim yanıma… Sen onlardan ne kadar korkuyorsan; üç katıyla onlar senden korkuyorlar. Camısan süzülerek Şah-i Maranı´ın yanına gitti. Şah-i Maran dedi, „Ey Ben-i Adem/Ademoğlu, benim kusurum ne kadar büyükmüş… Siz Ben-i Adem yüzünden 700 yıllık konağımı bırakıp buralara taşındım; yine de ardıma düşüp gelirsiniz; kurtulamadım sizin elinizden.
    Camısan dedi, „Ya Şah´ım şimdi ben artık gelip burada çıktım, sen beni ne yapacaksın?“ İşte, ne kadar yanında kaldıysa, az mı kaldı-çok mu kaldı; (bir gün) ondan minnet etti; dedi: „Kabul et minnetimi, beni aydınlık dünya´ya at.“
    Dedi, „Oğul, bu sözden umudunu kes. Sen aydınlık dünya´yı göremezsin. Belqiya, Şah Temur´un oğlu var idi… Bu Belqiya Hz. Muhammed´i bulmak/görmek için geziyordu, ama bir yerde bulamadı/göremedi. Nice dolaştıktan sonra, gelip benim mekanımda çıktı. Benden minnet eyledi dedi, „Beni aydınlık dünya´ya çıkar… Beni Hakk´a bağışla, gidip Hz. Muhammedin Adı´nı arayacağım ki bulayım/göreyim. Bak o (bile) gidip aydınlık dünya´yı göremedi sen nereden göresin. İnancı kırıldı Camısan´ın, orada yanında kaldı…
    Çok kaldı-az kaldı (bir süre sonra) dedi: „ Ya Şah´ım, sen öyle söyledin ama, peki o Belqiya nereye gitti/(Nerede); Hz. Muhammed´in adı´nı, onun cemalini gördü mü, görmedi mi? (Dedi), “O burada benim yanımda kaldı; feryad edip benden minnet etti, ne yaptıysam `Beni aydınlık dünya´ya çıkart´ dedi... Dedim “Sen aydınlık dünya´yı göremezsin. Ama gel, şu falan yerde (bir) çayır var; Cuma günü gidip orada bekle/saklan. İki koç gelecek oraya, kavga edecekler. Biri siyah, biri beyaz. Sen uzakta dur, “Ya Hızır” diyerek kendini beyaz koç´un üstüne at. O seni aydınlık dünya´ya atar. Eğer kendini kara-koç´un üstüne atarsan, seni 7 kat dünya´dan aşağı indirir.
    Kalkıp gitti; gidip o çayırda bekledi. Cuma günü baktı ki, bir çift koç geldiler. Biri kara biri de beyaz. İkisi bir birlerine çaktılar. Belqiya da aniden beyaz koç´un üstüne atladı. Kara koç kendini sürdü öne ve onu 7 kat yerin altına götürdü. Onlar gidip Hz. Muhammed´in adını göremediler; aydınlık dünya´yı göremediler. Peki, sen nereden göreceksin. Bu davadan vaz geç.” (Camısan) yine onun yanında kaldı. Aydınlık dünya´dan umudunu kesti.
    Çok kaldı-az kaldı (bir süre sonra) dedi: “Ya Şah´ım o, gidip yerin 7 kat altına düştü, sonra ne oldu?”
    “O gidip, öyle bir dünya´ya çıktı ki, bu dünya gibidir. Gidip bir adamın yanında çoban oldu; hizmetkar oldu. Artık az-çok (bir süre) kaldı, ağasına dedi ki; “ Ya ağa, ben gelip bu dünya´ya düştüm; senden bir ricam var; sen beni aydınlık dünya´ya çıkarmalısın.
    Dedi, “Kimse seni aydınlık dünya´ya götüremez. Yine de gel, orada bir çınar ağacı var. Zümrüt Kuşu gelip onun üzerinde yuva yapıyor. Her yıl yavrular çıkarıyor. Bir yılan alışmış/öğrenmiş her yıl gelip onun yavrularını yiyor. Sen oraya gidip, o yuva´yı beklersen, bu şekilde yılan´ı öldürmeyi becerirsen, belki o seni aydınlık dünya´ya çıkarabilir. Başka umudunu kesesin.
    Belqiya çekip gitti; yay-okunu aldı ve o ağacı bekledi. Artık bir gün baktı ki, bir ejderha aşağıdan süzülerek ağaca çıkıyor. Feryat-figan düşmüş yavrulara, yavruların annesi dağların ardında imiş. Yavrularının sesiyle öyle öfkelenmişti ki, bir taş koydu kanatlarının üstüne, dedi, “Bu neyse gidip vurayım, her hakk´ın yılı bu kimdir, gelip benim bu yavrularımı yiyor.” Geldi.
    Daha yavruların annesi gelmeden, Belqiya okunu atıp ejderhayı boynunun arkasından vurdu. Yılan yere süzülüp eridi, üst üste yığıldı. Zümrüt Kuşu geldi, yani ağacın altında ne görse vurup öldürecek; yavrularının öcünü alacak; yavrular dediler: “ Eviyıkılmayasıca sakın ha, vurmayasın; şu alttaki Ben-i Adem, bizi kurtardı. Bu durumda Zümrüt Kuşu, kanatlarının üstündeki taşı yere attı ve (Belqiya´ya) sordu.
    Dedi: “Oğlum sen kimsin, benim bu muradımı yerine getirdin; yavrularımı kurtardın?.. Benden ne istersin, ben de senin muradını yerine getireyim.
    Belqiya dedi ki: “ “ Başka bir muradım yoktur; beni aydınlık dünya´ya çıkarırsan, (tek) muradım odur.”
    O (Zümrüd Kuşu) dedi; “Sen, beni zayıf yerden yakaladın. Bari git, bilmem kaç (kırk tulum dolusu) litre et, bilmem kaç tulum dolusu da su getir ve kanatlarımın üstüne otur; ben “açım” dedikçe et at ağzıma, ben “susuzum” dedikçe sen su dök boğazıma... Seni çıkartabilirsem artık bu şekilde çıkartırım, çıkartamazsam da (ne yapalım).
    Delikanlı gitti, kaç litre et, kaç tulum su getirip (kuşun) kanatlarının üstüne indirdi. Kendisi de kanatların üstüne oturdu... Havalanıp yükseldiler. (kuş) dedi, “susuzum” su döktü boğazına; dedi “açım” et attı boğazına; ahiri sonunda getirip aydınlık dünya´ya çıkarttı... Camısan´ın umudu kırıldı...
    Gel zaman-git zaman; epeyce kalınca dedi: “ Ya Şahım, peki o aydınlık dünya´ya çıktı; gitip ne oldu?
    (Şah-i maran) dedi: “O gitip (bir) şehirde dolaştı. Orada bir hoca çıktı; dedi: “Kim benimle gelirse gidelim; yapraklar-otlar, ağaçlar-taşlar bütünüyle bize dile gelecekler. Bir ağaç da diyecek ki, kim gelip benim yapraklarımı ayaklarının altına sürerse, su onun için yumuşak toprak gibi olacaktır... Düşüp yola gideceğiz, bir mağara var ve bir ejderha onun kapısında (nöbetçi) bekliyor... Sultan Süleyman mührü o mağaradadır; ben İsmi Azam duasını okuyacağım sen “amin” diyeceksin; (böylece) ejderhanın ağzından çıkan alevleri keseceğiz... Ben gidip Sultan Süleyman´ın mührünü alacağım sen de Hz. Muhammed´in cemalini görürsün. Belqiya´yı da kendine takıp gitti...
    (Herşey onlara dile geldi...) Biri dedi “Ben şu dermanın ilacıyım...” Öbürü dedi; “Ben şu dermanın ilacıyım...” Bir ağaç da dedi ki; “ Kim benim yapraklarımı ayaklarının altına koyarsa, su ona yumuşak toprak olacaktır.
    Bunlar gidip o ağacın yapraklarını aldılar, ayaklarının altına koyup suyun üstüne çıktılar... Az gittiler-çok gittiler, kapısında ağzından alevler fışkıran ejderhanın durduğu mağaraya gittiler. Hoca, İsmi Azam duasını okudu, Belqiya “amin” dedi ki, ejderhanın alevi kısalsın... Hz. Peygamber tutup Cebrail´i gönderdi. “Yetiş Sultan Süleyman´ın mührünü kimse almamalı...”
    Ahir Cebrail yetişti, kanat vurdu ve hoca´nın kitabı elinden uçup suya gömüldü... Hoca duayı unuttu ve ejderhanın ağzından çıkan alevler yine (büyüdü) devam etti ve hoca´yı yaktı. Belqiya geri kaçtı, ve (zor) kurtuldu. “Oğul, dedi (Şah-i Maran), o Hz. Muhammed´in Adı´nı göremedi, sen nereden bulacaksın/göreceksin! Gel bu davadan vaz geç.” Dedi ve gitti.
    (Artık Camısan) az kaldı-çok kaldı, bir gün dedi ki; “ Ya Şahım, peki o ne oldu; gidip Hz. Muhammed´in Cemali´ni gördü mü görmedi mi?”
    Dedi ki, “O gidip bir dağa rast geldi; 300 yıldır gezmekte/aramaktaydı... Elindeki asası artık erimişti, sadece tutamak kalmıştı; ayağındaki papuçları yenilmiş, bir tek üst kasnakları kalmıştı. Gidip bir dağa rast geldi ki, bir huri dağda oturuyor... “Merhaba” dedi... “Hayır ve selametle ol ey Ben-i Adem”... Huri dedi; “ Bu ne güzel bir yüz olmuş, ne iyi bir don´dasın...”
    Belqiya sordu; “Sen burada ne bekliyorsun?”
    Huri, “Hz. Peygamber beni buraya tayin etti; o hangi tarafa kıtlık, hangi tarafa bolluk dediyse (ben) o tarafa bolluk ve öbür tarafa da kıtlık yapıyorum.
    Dedi, “Sen kaç yaşındasın?`
    Dedi; “200 yıl benden geçti/geride kaldı.”
    Dedi, „Senden bir ricam var; 200 yıl gelip senden geçmiş, peki sen Hz. Muhammed´in adını hiç duymadın mı?“
    „Vallahi, dedi, ben duymadım. Ama git falan dağda benim bir ablam var; ondan 400 yıl geçmiş… (o 400 yaşında)… Belki o duymuştur; söyler sana…“
    Ahiri kalkıp gitti. Gidip o dağa çıktı ki, bir Huri oturuyor… Selam verdi. O dedi: „ Aleyküm Selam ey Ben-i Adem. Hakk´a şükürler olsun sen tam da güzel bir dondan meydana gelmişsin?“ Sorularını sorduktan, bir birlerinin hal-hatırını sorduktan sonra Belqiya dedi:
    “Sen burada ne bekliyorsun?”
    “Ben burada nöbetçiyim.”
    “yılların ne kadar/ Kaç yaşındasın?”
    “400 yıl benden geçti.”
    “Senden bir ricam var; sen şimdiye kadar Hz. Muhammed´in Adı´nı hiç duydun mu?”
    Dedi: “Ben duymadım. Yine de gel git, falan yerde bir kapı var; iki kanatlı… „Ya Hz. Muhammed” de (kapıyı it.) Artık senin cezan, senin cefan bitmişse, kapı sana açılır ve içeri girersin... Yok eğer açılmazsa git bir o kadar daha gez ve gel.”
    (Belqiya) orada secdeye geldi(diz çöktü) ve ağladı. Yola düşüp gitti ve bir dağa rast geldi. Baktı ki iki kanatlı bir kapı... Dedi “Ya Hz. Muhammed artık benim kusurum bitmedi mi... Senin ardından o kadar dolaştım ki, artık bende ayak kalmadı.” “
    “Ya Hızır dedi, el attı kapıya; kapı açıldı, (o) içeri girdi. Sonunda da (Şah-i Maran) dedi ki, “O bu kadar azap gördü, aydınlık dünya´yı göremedi, sen nereden göreceksin.”
    (Yine) epeyce yanında kaldıktan sonra (Camısan) dedi ki; “Ya Şahım, kapı açıldı ve (Belqiya) gidip Hz. Muhammed´in cemalini gördü; neden hala diyorsun ki, sen aydınlık dünya´yı göremezsin; senden ricam odur ki, beni aydınlık dünya´ya çıkarasın.” (Şah-i Maran) dedi: “Gel yemin et ki, hamamda banyo etmeyeceksin, şehirde falan kalmayacaksın, o zaman seni aydınlık dünya´ya çıkarırım...”
    Dedi: “Yemin olsun, yemin olsun, yemin olsun ki, ne şehirde kalacağım ne de hamama gidip yıkanacağım...”
    Onun bedeni yılanınki gibi palanqın/kuru-çatlamış olmuştu; bütün alacalıydı. Kim Şah-i Maran´ı görürse öyle olur.
    Bir çift yılan getirdi, Camısan´ın gözlerini bağladılar; Camısan yılanlara bindi ve onaları sürdü; gözleri kapalıydı. Nerelerden götürdülerse, sonunda onu aydınlık dünya´ya çıkardılar.
    Salavat getirdi; çekip gitti ki, yaşlı annesi (ağlamaktan) kör olmuş; bir eşeği var; kendi halinde bir köşede duruyor. Gidip dedi: “ Anne durma.” Yüklerini, yataklarını topladılar, eşeğe yüklediler. Annesi dedi: “ Oğlum nereye gidiyorsun?” Camısan dedi: “Ben şehirde duramam, taşınıp bir dağa gideceğim.” Gittiler, bir ormanda, küçük bir delikte kendi halinde yaşamaya başladılar. (Banyo yapmak istediğinde) bir tenekede su kaynatıp yapıyordu.
    Bir gün bu şehrin paşasında bir dert çıktı; bir yara. Yüzünü ve bütün vücudunu tuttu. (Vücudu) kurudu, çürüdü. Nice doktorlar, cerrahlar gezdiler bir çare bulamadılar. Bir hoca vardı; bir gün çıkıp konağa geldi. Kitabını indirdi/kurdu ve okumaya başladı. Dedi; “Paşam senin derdine derman yoktur. Yalnızca sen Şah-i Maran´ı getirip, kesip; üç kere kaynatarak onun suyu ile kendini yıkarsan sen iyileşirsin. O olmadıkça sana iyileşmek yoktur.
    (Paşa) dedi: “Peki biz Şah-i Maran´ı nereden bulacağız?” Dedi: “İşte o zor. Hayrına bütün insanlara çağrı yap, getir hamamda suya girsinler, yıkansınlar. Artık kimin bedeni (yılanınki gibi) çatlarsa, Şah-i Maran´ı da o gidip getirecektir.” İlan ettiler, hiçbir yerde kimse kalmadı; getirip hamamda suya soktular. Kim kaldı-kim kalmadı? (Dediler) Filan dağda, Geme Ceme Sür'de(Kırmızı Irmak Ormanında) bir delikanlı kalmış. Jandarmaları gönderdiler, dediler gidin onu da getirin.” Gidip getirdiler, dediler: “Gel hamamda banyo yap.
    Dedi; “Ben hamamda suya girmiyorum. Ben tenekede su ısıtıp, öyle banyo yapıyorum.”Hayır dediler, senin de banyo yapman gerekir; (paşa) hayır için bütün milleti çağırdı, getirip burada banyo yaptırdı. Peki sen neden itiraz ediyorsun?” (Camısan) bir çare bulamadı. Giysilerini çıkardılar, çıplak ettiler ki, bedeni yılanınki gibi palanqın/alacalı.
    Dediler, “Sen Şah-i Maran´ı nerede gördüysen, getirmen gerekir. Getirmezsen boynunu vuracağız. Şah-ı Maran gelmezse Paşa ölecek. Bu derin derin düşündü, bir çare bulamadı. Kendini kurtaramadı. Dedi, „Ben niye başımı vereceğim ki, ben gidip o kuyudan küpe düştüm, böylece gidip gördüm. Sizi küpe götüreceğim, gidip kendiniz alıp getirin. Ben niye başımı ağrıtıyorum ki. Hadi, nerede gördüysem sizi oraya götüreceğim.“ (Onları) alıp küpe düştüğü yere götürdü. Dedi, „ Ben buradan gidip gördüm, siz de gidin bulun getirin.

    Hoca kitabını kurdu, okudu okudu okudu... Sonunda baktılar ki, Şah-i Maran delikten yukarı çıktı. Yukarı çıkınca Camısan (oradakilerin) arkasına kaçtı. Şah-i Maran dedi; “ Neden başkalarının arkasına kaçıyorsun; gel sen hain çıktın. Sen benim adımı söylemeyeceğine ikrar/söz verdin, yine de sen benim adımı verdin. Gel beni omuzla, neden kaçıyorsun?” Camisan geldi, onu yüklenip götürdü. Şah-i Maran ona dedi ki, “Şimdi beni götürdüklerinde, sana diyecekler ki, bunu kes biz kaynatalım. Olmaya ki sen beni kesesin. De ki, ´Ben getirdim siz kesin...” (O zaman) Hoca beni keser, doğrar ve ateşe koyar... Kaynadığı zaman (suyun) üstünde biriken ilk köpük safi zehirdir. Olur da sana verirlerse, olmaya ki sen içesin.(sakın içmeyesin). Sonraki köpük üstünde birikince, kim onu içerse Lokman Hekim olur. Bütün dünya Lokman Hekim´in gözleri önüne gelir. (Her şey ona ayan olur.)
    Alıp götürdüler. Onlar ona(camısan´a) dediler; “Sen kes.” Dedi; “Hayır, ben kesmiyorum. Ben getirdim, siz de kesin.“ Hoca götürüp kesti; üç parçaya böldü ve kazana attı. Kaynamaya başlayınca, biriken ilk köpüğü bir tasa koyup Camısan´a verdiler ve dediler ki; „Al iç.“ Camısan dedi, „Çok sıcak, şuraya indir. Hem neden bana veriyorsun ki!“
    Masanın üstüne indirdiler… Sonuncu köpük de (suyun) yüzünde birikince bir tasa koyup, şuraya indirdiler ki biraz soğusun, birden biri Hoca´ya dedi; „ Paşa çağırıyor.
    Hoca kalkıp Paşa´nın yanına gitti ki, hele ne diyor… (Camısan zehir dolu tası) götürüp öbürünün yerine koydu ve onu da içti.
    Camısan, Lokman Hekim oldu, dünya gözlerinin önüne geldi/her şey ona ayan oldu. Hoca nasıl geldiyse, dolu tası kafaya dikti; oracıkta çatlayarak öldü. Çünkü zehirdi… Hoca ölünce, Camısan üçüncü suyu götürüp Paşa´ya banyo yaptırdı. Bütün yaraları-bereleri döküldü ve Paşa iyileşti.
    Camısan da köpüğü içip Lokman Hekim oldu. Artık her şey ona göründü. Evine geldi, dedi; “Anne, babamın kitabından sayfalar kalmıştı, onlar evde mi? Bana getir. Gidip getirdi ve ona verdi. O artık bundan sonra Lokman Hekim oldu.
    Bak, Belqiya o kadar gezdi, gidip Hz, Muhammed´in adını gördü. Camısan gidip o kadar gezdi, gelip aydınlık dünya´yı gördü.
    Masal bitti, onlar da gidip muradına erdi.




    Anlatıcı; Mırsayé Sılemani(Dersim-110 yaşında)
    Derleyenler; Gulperiye ve Mustafa Düzgün
    Kaynak; Berhem Ve Munzur Dergileri-1994
    Çeviren: Kemal Kahraman