Hemşerimdi. Gözümü onun plaklarıyla açmıştım. Neşet bıyıklı babamın yadigarıydı bana...Türkülerini ezbere bilir, 40 sazın içinde onunkini tanırdım.Türkmen ataları Horasan’dan göçüp Keskin’e yerleşmişti.Ellerinden gelen, çalgıcılıktı; karınlarını sazla doyurdular.Neşet de çocuk yaşta nimet peşine düşmüş, düğünlerde üç kuruşa zil çalıp köçeklik etmişti.Zamanla babası Muharrem Usta’ya baka baka, sazını döven parmağı, yüreğinin emrine girdi, bize eşsiz türküler verdi.Âşıktı. Çilekeşti. “Garip”ti. Büyüklük taslamayan büyük bir dervişti.Asırlara yayılan bir kültürel mirasın son temsilcisi, “yaşayan insan hazinesi”ydi.
Can Dündar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Can Dündar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Terörist şiirler - Can Dündar
“Her insanın bir öyküsü vardır/ Ama her insanın bir şiiri yoktur” sözü bir kez daha doğrulandı Özdemir Asaf’ın...
Mademki İçişleri Bakanı “Terör sadece pusu kurmak değildir, şiir yazarak da olur” diyerek şairler için cadı avı başlattı; şiiri savunmanın zamanıdır.
Bu kafa, çok şaire acı çektirdi, çok şiir yaktırdı.
Onların anısına ve de inadına, yeni yılı iyilik dilekleri niyetine şiirle açalım.
İşte “Şiirimiz karadır abiler” diye mısra düzen terörist ozanlar ve isyana çağıran şiirleri...
Tutuklayın hadi!
Mademki İçişleri Bakanı “Terör sadece pusu kurmak değildir, şiir yazarak da olur” diyerek şairler için cadı avı başlattı; şiiri savunmanın zamanıdır.
Bu kafa, çok şaire acı çektirdi, çok şiir yaktırdı.
Onların anısına ve de inadına, yeni yılı iyilik dilekleri niyetine şiirle açalım.
İşte “Şiirimiz karadır abiler” diye mısra düzen terörist ozanlar ve isyana çağıran şiirleri...
Tutuklayın hadi!
* * *
“Hükümetler ve ordular/ şiir sevmez
Kutsal kitaplar, peygamberler ve yasalar/ şiir sevmez
Filozoflar şiirden korkan
Çünkü ekmeğini elinden alır şiir/ filozofların.
Fakat aldırmaz şiir/ borcu yoktur hiç kimseye
Bir fırtına bırakır tarihin önüne/ çeker gider
Şiir herkesi sever.” Özkan Mert
Kutsal kitaplar, peygamberler ve yasalar/ şiir sevmez
Filozoflar şiirden korkan
Çünkü ekmeğini elinden alır şiir/ filozofların.
Fakat aldırmaz şiir/ borcu yoktur hiç kimseye
Bir fırtına bırakır tarihin önüne/ çeker gider
Şiir herkesi sever.” Özkan Mert
* * *
“Onlar ümidin düşmanıdır, sevgilim
Akarsuyun,/ Meyve çağında ağacın,
Serpilip gelişen hayatın düşmanı,
Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına
-çürüyen diş, dökülen et-
Bir daha geri dönmemek üzre yıkılıp gidecekler. Nâzım Hikmet
Akarsuyun,/ Meyve çağında ağacın,
Serpilip gelişen hayatın düşmanı,
Çünkü ölüm vurdu damgasını alınlarına
-çürüyen diş, dökülen et-
Bir daha geri dönmemek üzre yıkılıp gidecekler. Nâzım Hikmet
Nisan yağmuru ruhunuzu canlandırsın,dallarınızı yeşertsin*
Sevgili Can ağabeyin yazısını okuduğumda ; müthiş ay baharın müjdecisi güneşli güzel günlerin habercisi!, NİSAN çocuğu olarak hoşuma gitmişti zulamda sakladım durdum , tamda zamanı diyerek paylaşıyorum ..
NİSAN YAĞMUR'larında illede AŞK'la ıslanmanız ,dallarınızın yeşermesi , çiçeklenmeniz dileğiyle..
NİSANDIR
Nisandır, gözlerinizi kapatırsınız. Ilık bir rüzgar, mis kokulu.
Mor salkımlar yakalar köşe başlarında. Fulya kokuları, nergisler peşinizi bırakmaz.
Mavi mine çiçekleri işlemek istersiniz her yere. Aşk mevsimi gelmiştir.
Sabahları daha erken kalkılır. Bu, kahvaltı yapabilmek demektir.
Ne demiştir Cemal Süreya , "Yemek yemek üstüne ne düşünürsünüz bilmem,
ama kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı"...
Üşenmeyip gidip, simit alınır, meyve suyu sıkılır, yumurta haşlanır.
Bazen küçük yürüyüşlere bile zaman kalır.
Şu köşede bir fırın açılmıştır, az ilerde bir çiçekçi.
Mahalleye beyaz bir köpek gelmiştir.
Eski dost, dişi kedi Sultan, ağaç tepelerinde çapkınlığa başlamıştır.
Dönüşte asansörü kullanmaz, merdivenleri ikişer üçer çıkarsınız.
Tüm vitrinleri eflatunlar, pembeler , maviler kaplamıştır.
Ucuzluğu bekleyecek haliniz yoktur. İçinizdeki renk dışa vursun istersiniz.
Kazıklandığınızı bile bile birkaç parça şey almadan çıkmazsınız mağazadan.
Kutular açılır, yazlık takılar bulunur. Hava daha çok ısınmamıştır.
Zemheri zürafası gibi olsanız da fark etmez. Bir kere içiniz ısınmıştır.
"Ben her bahar aşık olurum" şarkısı aslında herkes için yapılmıştır.
Evli bekar, genç yaşlı hiç fark etmez. Etrafta aşık olunacak birileri hep vardır.
Yavaş yavaş flört etmeye başlarsınız. Çift anlamlı sözcükler, küçük kahkahalar, çapkın bakışlar.
"Bir şey var aramızda" şiiri dilden dile dolaşır.
Sokakta yürürken, çalışırken, ya da alakasız yerlerde kendi kendinizi gülümserken yakalarsınız.
Fark edip soranlara "Beni bu havalar mahvetti.",
ya da "Yok bir şey, aklıma bir şey geldi de..." yollu yanıtlar verirsiniz.
Aslında bir şey vardır, tam yüreğinizin ortasında kanat çırpmaktadır.
Bir heyecan dalgası yalayıp geçer ara sıra. Hep böyle olsam dersiniz.
Bu işle doğrudan ilgisi olmayanları da etkileyen bir olumluluk sinmiştir üstünüze.
Başka zaman olsa, bar bar bağıracağınız durumlarda olgunca gülümsersiniz.
"Bırak ben yapayım" dersiniz, "Önemli değil" dersiniz.
Bir sevecenlik akar gider üzerinizden tüm canlılara.
Durmadan bir şeyleri unutursunuz. Anahtarı kapının üzerinde, çantanızı iş yerinde.
Yolunuzu kaybedersiniz. "Aman sarsağın biriyim zaten" diye geçiştirirsiniz.
Kışın böyle şeyler olmamıştı. Neyse ki enerji dolusunuzdur.
Oraya koşturur, buraya koşturur, yüklersiniz akılsız başınızın cezasını ayaklarınıza.
Şiirler karalarsınız oraya buraya. Ne çok Nisan şiiri yazılmış şaşarsınız.
Şarkılar mırıldanırsınız. Islık çalarsınız biteviye.
Her sevgilinin bir şarkısı vardır. Şarkılardan fal tutarsınız.
Filmlerin en vurucu bölümleri gözlerinizin önüne gelmeye başlar.
"Singing in the Rain"de Gene Kelly ile danseder,
"The Way We Were"de Barbra Streisand'ın ayakkabısını bağlarsınız.
"Love Story" de "Aşk hiçbir zaman pişmanlık duymamaktır" sözleriyle bağlarsınız işin sonunu.
Nisan yağmurları vardır sonra. Yağmurda ıslanmak için şemsiye almazsınız.
Nisan yağmurları kısa sürer bilirsiniz, hayatınız gibi.
Bir damlasını bile ziyan etmemek için çabalarsınız.
Hele leylaklar da görünmeye başladı mı sağda solda kaçış yoktur.
Dayanamaz, tüm çiçeklerinizi açarsınız.
Can Dündar
Ape Musa'dan Erdoğan'a selam var / Can Dündar
Referandum öncesi…
Başbakan’ın Diyarbakır mitingi…
Erdoğan kürsüde diyor ki:
“Biz, bir gece yarısı sokak ortasında ensesine kurşun sıkılarak katledilen, katilleri gecenin karanlığında kaybolup bir daha hiç ortaya çıkmayan, çıkarılmayan faili meçhullerin acısını çok iyi biliriz”.
Diyarbakır alkışlıyor.
Diyarbakır’ın sevdiği isimlerle devam ediyor Başbakan:
“Sevgili kardeşlerim; Ape Musa'nın, yani Musa Anter'in acısını bizler unutamayız.”
Ağlıyor Diyarbakır...
Bu konuşmayı yapan bir Başbakan’dan ne beklersiniz?
Hemen bir Komisyon kurup unutamadığı acıların üzerindeki perdeyi kaldırmasını; değil mi?
Meclis’e gidip “Gelin tarihimiz üzerindeki bu ayıbı daha fazla taşımayalım. Şu cinayetlerin faillerini bulalım” çağrısı yapmasını; değil mi?
Bayram Şairleri / Can Dündar
Bayram gelmiyor mu, cep telefonumun fazla mesaisi de başlıyor. Daha arifenin ilk saatlerinden itibaren sağ olsun eş dost kutlama mesajlarına başlıyor.
Zavallı telefon, titreme nöbetine tutulmuş gibi sarsıla sarsıla gün boyu tebrik kabul ediyor.
Kimi sıcak, içten satırlar; kimi beylik, sıradan mesajlar...
Ama bütün bunlar arasında asıl iple çektiklerim, "maniler"...
Kimi dostlar, yıl boyu içlerinde cevher gibi taşıdıkları şairane duyguları bayramda, bir cep mesajı hacminde yoğunlaştırıp el aleme ulaştırma telaşına giriyor.
Öyle olunca da cep telefonları adeta aşıklar bayramına özgü bir atışma seansına sahne oluyor.
Maninin biri gidiyor, biri geliyor.
....
Diyelim gün şöyle başlıyor:
"Güneşin güzel yüzü/ yüreğine doğsun/
kabuslar senden uzak / mutluluk başucunda olsun/
gün öyle bir güne doğsun ki / bayramınız kutlu olsun".
Bunu alan, telefonun tuşlarını önüne çekip başlıyor döktürmeye:
"Birinci günü kutlu/ ikinci günü mutlu
üçüncü gün umutlu
dördüncü gün özel
diğer günler birbirinden güzel olsun..."
....
Mısralar mısraları, dizeler dizeleri kovalıyor ve gelen ilginç bir mesaj, hemen "forvartlanıp" anonim bir şiir haline getiriliyor.
"Manidar" milletim, okul sıralarında "Bana defterinin kalbin kadar temiz bu sayfasını ayırdığın için teşekkür ederim" diye başlayarak döktürdüğü hatıra notlarından beri küflenmeye terk ettiği şairlik yeteneğini bayram vesilesiyle dışa vuruyor.
"Sepet sepet yumurta/ sakın beni unutma" kıvamında bir lirizm, yaldızlı çiklet
kağıtlarındakine ya da tavşanlara çektirilen niyet notlarındakine taş çatlatan dizelerde dile geliyor.
Ben akrostiş yapanları bile gördüm:
"Bayramda geliyorsun,
Aklımı alıyorsun,
Yoluma güller serip
Rüyama giriyorsun.
Ardından çekip gidip
Mutlu mu oluyorsun?"
Takdire şayan bir çaba olduğunu teslim etmek lazım.
Beni asıl şaşırtan, çoğu doğuştan şair olan ve hayatının bir döneminde mutlaka şiir yazmış olan milletimin içinden bu kadar az şair yetişmiş oluşu...
"Şairler ülkesi"nde şiir kitaplarının bunca az satışı...
Kimsenin kendinden başka şair tanımayışı...
Ozanlar cehennem ateşlerinde yakılırken kimsenin hesap sormayışı...
Acaba şiir böylesine çok üretilip az tüketilen bir duygulanım aracı haline geldiğinden mi bunca gözde iken, onca gözden düştü?
Yoksa biz her tutturduğumuz kafiyeyi şiir yazmak saydığımızdan ve telefon mesajlarında "pop - şair" yarışmasının finalisti gibi atıştığımızdan mı hayatımızdaki şiiri öldürdük?
Bilemiyorum.
Ama bu durumun, milletçe aşktan çok söz edip bir türlü aşkı yaşayamamamızla da ilgisi olduğunu sanıyorum.
Bayramların tadı kaçtıkça, şiirlere konu olmasında da böyle bir durum yok mu?
Neyse bayramın keyfini bozmadan yazımızı kapsama alanı içinden alınan bir "cep - manisi"yle bitirelim:
"Mısralar yarim olsun
Bayramlar şiir dolsun
Herkes şair olsun ki
Aşıklar huzur bulsun"
Babalar Ölmesin / Can Dündar
2002 yıllarıydı. O dönemde Doğumevi Hastahanesi'nde başhekimlik görevini yürütüyordum. Malumunuz kadın hastalıkları ve doğum uzmanıyım. Bir sabah odama gelip yerel gazetelere göz gezdirirken, bir manşet dikkati çekiyordu. "Çocuğuna önlük alamayan baba, bunu gururuna yediremeyip intihar etmişti'',
Cemal Can adında işsiz bir vatandaş, çocuğuna önlük alamadığı için kendini evinin demir parmaklıklarına asarak, hayatı pahasına çaresizliğine dikkat çekmişti. Hepimizi derinden üzen bu olaya duyarsız kalmamış, Doğumevi Hastahanesi'nde başlattığım kampanya ile 1500 çocuğumuza okul malzemesi ve giyecek hediye ederek, toplumsal görevimizi yerine getirmeye vicdanlarımızı bir nebze rahatlatmaya çalışmıştık. O kampanyaya ''Babalar ölmesin'' adını vermiştik. Ama babalar malesef çocuklarının karnını doyuramadığı için ölmeye devam ediyorlar.
2002'deki olayın bir benzeri, daha 10 gün önce, Diyarbakır'ın Silvan ilçesinde meydana geldi. İftar saati evine geldiğinde evde yiyecek bir şey olmadığını gören baba, bu ızdırabı kaldıramayarak intihar ederek hayatına son verdi. Düşünebiliyormusunuz, mübarek ramazanda, evlerimizde mükellef iftar sofralarının kurulduğu şu günlerde, sofrasında kuru ekmeği bile olmayan ve dört çocuklu bir bir babanın ruh halini? Belli ki seyyar satıcılık yapan bu kardeşimiz, o gün evine getirebileceği ekmeği bile kazanamamış..
Aç yavrularını doyuramayan bir babanın neler yapabileceğini tahmin edebilirsiniz. Sırf çocuklarını doyurabilmek için çalabilir, hapse girebilirdi, gasp yapabilirdi, hatta cinayet bile işleyebilirdi. Ama hiçbirini yapmamış, utancına eşine karşı olan mahcubiyetinide ekleyerek sessizce canına kıymıştı. Belli ki şerefiyle yaşayan ve onuruyla ölen dürüst bir insanmış.
Hepimizi birkez daha şu mübarek günlerde düşünmeye, etrafımızda olup bitenleri algılamaya davet ediyorum. Utancından cebinde bir ekmek parası dahi olmayan o kadar çok insan varki... Kendimizi bu onurlu babaların yerine koyalım ve tanrıya şükredelim bize bunları yaşatmadığı için. Bunun bedelini ödemeyide ihmal etmeyelim.
Ben bu konuda yaraya merhem sürecek yardımlardan çok, sorunu kökten iyileştirecek politikalara inananlardanım. Ama böyledir diye Türkiye'nin sosyal devlet olmasını bekleyecek değiliz.. Can Dündar'ın dediği gibi , ''Bu bir deniz yıldızı hikayesi''.
Kış geliyor. Okullar açılacak. ayakkabısı delik çocuklara pabuç lazım, önlük lazım duyuyor musunuz?
Yarim Haziran & Can Dündar
Kimbilir kaç baharı birlikte uğurladık seninle...
Kimbilir kaç yazı karşıladık kan ter içinde... İlhamısın ergenlik şiirlerimin, o ilk Haziran’dan beri...
Yaşgünlerimin fener alayı, ilkyaz günahlarımın tanığısın...
Tanığısın yüzüme düşen gözlerin, tenime değen ellerin...
Senle başlayıp, sende bitirdim bunca yılı...
Sendin hararetli yılsonu muhasebelerimin değişmez takvim yaprağı...
Tutkunum sana... sadık, itaatkar ve hayran.. ...
Yarim Haziran...!
***
Hasretle bekleyip iple çektim gelişlerini çoğu zaman...
Sen hep iki bahar arasında, hazlar zamanı çıkageldin; eteklerinde ilkyaz
coşkuları ve isyanlarla...
Haziranlarda aşık, haziranlarda pişman, haziranlarda ergen oldum.
İşte burada yıllar yılı getirip, iadesiz taahhütsüz önüme atıverdiğin eski yaşlar... kimi hakkınca yaşanmış, kimi belki hiç yaşanmamış... kimi çocuk, kim genç, kimi olgun...
Her serin baharın ardından yaz kokulu yıldız müjdeler taşıdın bana... hararetli ve çıplak Temmuz akşamları vadettin... peşisıra hazan geldiğini hissettirmeksizin bir süre...
Gün oldu tomurcuk olup çiçek çiçek boy verdin; gün oldu şiddet yüklü bir öfke bulutuna tutunup seller yağdırdın gecikmiş bahar dallarının üzerine... hazırlıksız... insafsız...
Öncesiz ve sonrasız aşklarda oyaladın beni...
Kimi gerçek, çoğu yalan...
Zamanla ibadet eder gibi sevmeyi öğrettin...üzerine kırağı düşmüş beyaz bir gül kadar taze... bir o kadar kusursuz...
Anladım ki, Haziran'da sevmek yaman...
Yarim Haziran..!
***
Ocaklar kurdum sıcacık... Aşım, eşim, işim oldu katıksız, riyasız... Oğullar ve gecikmiş heyecanlar verdin bana...
Gidemediğimiz uzak denizleri çocuklarımıza isim yaptık... onlar yüzsün diye yüzemediklerimizi...
Geride kırık dökük onlarca Haziran bırakarak karşıladık yarınları... Ve sen bağışladın hatalarımı yılsonu bilançolarında... Sorguda ele vermedin beni... Tanıyamadılar kimlik tesbitinde bedenimi, kalbimi...
Kimbilir kaç sırrı sakladın... kaçını ele verdin... o gecikmiş hesaplaşmalarda...
Sen ilkyazdan alıp güze açarken kapılarını... ben yazın sarhoşluğundan sonbahar serinliğinde aydım.
Seni beklerken kendime vardım.
Yadsıyamam: Sevildim ve sevdim çoğu.. zaman...
Müsebbibi sensin... Yarim Haziran...!
***
Kalbim büyüse de büyümedi içimdeki çocuk..
... ama zamanla olgunlaştı Haziranlarım
Yeni gelenler sonbahara daha yakın şimdi...
Eski mektuplar ve sepya renkli fotoğraflarla dolu bir albümde hayatım... Haziran doğumlu...
Kulağımda bir şiir Hasan Hüseyin'den artakalan:
'"Sokaktayım/gece leylak ve tomurcuk kokuyor/yaralı bir şahin olmuş yüreğimi uy anam anam.../Haziran'da ölmek zor"...
Lakin doğmak da zor Haziran'da...
Yaz kapıyı çalsa da;
... biliyoruz sonu hazan...
Yine de seviyorum seni...
Yarim Haziran..!
Can Dündar : Bahar gelme üstüme ..!
Salma üstüme çiçeklerini,
...aklımı çelme...!
Her sabah çimenlerin çiyden ürpererek uyanıyor bahçemde; sonra güneşle oynaşıp tütsülenmiş gibi buğulanıyor.
Ne zaman sokağa çıksam badem ağaçları salkım saçak çiçek...
Kavaklar kıpır kıpır, ıslık ıslığa meltem...
Kırda dayanılmaz bir kekik kokusu, toprakta türlü çeşit börtü böcek...
Yapma bunu bana bahar,
Böyle üstüme gelme...!
Zaten damarlarıma zor zaptediyorum kanımı...
Çoktan cemreler düşmüş beynime, yüreğime...
Kalbimin buzları erimiş.
Göğüs kafesimde ne idüğü belirsiz bir kıpırtıyla geziyorum nicedir...
Bir de sen çıldırtma beni...
Krizdeyim ben... tembelliğin sırası değil, uyamam sana...
Al git serçelerini sabahlarımdan, çağlalarına, kokularına hakim ol.
Meltemlerine söyle, deli gibi ıslık çalıp sokağa çağırmasınlar beni...
Bulutların üşüşmesin başıma...
Girme kanıma benim...
...yoldan çıkarma...!
Sen ki en cilvelisisin mevsimlerin,
afrodizyakların en etkilisi,
Sevdanın suç ortağısın.
Kıyma bana...!
Biliyorum çünkü, yine kandırıp yeşillendireceksin aşka; gövdemi azdırıp sonra birden çekip gideceksin.
Tam kanım kaynamışken sana, toplayıp allarını morlarını, beni bir kuraklığın ortasında terk edeceksin...
O iple çektiğim ışığın, dayanılmaz olacak o zaman...
Ne o delişmen sabahlar kalacak, ne günaha çağıran çapkın eteklerin
uçuştuğu günbatımları...
Tembel kuşların şakımaktan bitap, ebruli çiçeklerin kokmaktan...
Buselerin nemi kuruyacak çöl rüzgarlarında...
Yeşerttiğin çiçekler, yürekler solacak; damar damar çatlayacak ruhumuz...
Hayat, bir ezik otlar diyarına dönüşecek yeniden... yüreğim viraneye...
Her bahar sarhoşluğu gibi, geçecek bu sonuncusu da...
Ebedi bahar, bir başka bahara kalacak.
İyisi mi, hiç azdırma ruhumu bahar...
İş açma başıma...
Git işine!
Yoldan çıkarma beni...!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)




