HACI BEKTAŞ VELİ ŞAHDİZ KİTABINDA SESLENİYOR;TENİNİ BIRAKda GEL


Alevi-Bektaşilerin Piri Hünkâr Hace Bektaş Veli üzerine uzunca bir çalışma yapan Kemal Derin, Hünkârın doğduğu topraklardan başlamak üzere onun Anadolu’ya gelişi süresince izlediği yolu takip ederek onun izini süren. Bunu romanlaştırarak bizlere sunan Kemal Derin ile Ali Kenanoğlu söyleşisi..
Önce şunda mutabık kalalım Hacı Bektaş mı?, Hace Bektaş mı? Hangi tanımlama doğru?
Alevi inancında ikinci Hz. Ali olarak kabul edilen, hatta Hz. Ali’nin bu bedende yeniden dünyaya gelişi/donuna girmesi olarak kabul edilen bir kişiye, sadece hac’a gitmesinden yola çıkarak kendisine ‘Hacı’ denmiş olabileceğini kabul etmek yanlış olur. Ben de bunun izini sürdüm. Geçmişte, gerek Nişabur’da, gerekse Anadolu’da ‘Hâce’ sözcüğü kullanılmış, bunu keşfettim. Hâce sözcüğü zamanla Hacı sözcüğüne dönüşmüş ve bu haliyle kullanıla gelmiştir.O yüzden ben hem “Hacı” hem de “Hace” yi kullanıyorum.
Şahdiz bir ilk roman, sizin ilk romanınız. Hace Bektaş üzerine gerek Türk edebiyatında, gerekse dünya edebiyatında da bir ilk roman olma özelliğine sahip. Romanın çıkış fikrinden ve öneminden söz eder misiniz?

Hacı Bektaş Veli’nin çizgi romanı çıkmıştı, ancak biyografik romanı yoktu. Hem benim ilk romanım olması hem de Hünkâr hakkında yazılan ilk romanın bana nasip olması benim için büyük bir onur. Aradan 800 yıl geçmiş. Ne yazık ki Hacı Bektaş’ın romanı daha öncesinde düşünülmemiş. Bu çok ciddi bir eksiklik olduğu kadar üzülecek bir durum da. Ama Hünkâr’ı yazmanın bana nasip olması bence bir şans. Bunun çok kıymetli bir hazine olduğunu düşünmekteyim.13. yüzyılı aydınlatan en büyük düşünür Hacı Bektaş Veli’dir. Ancak bunu yeterince anlatamamışız. Belki birçoğumuz Hacı Bektaş’ın ismini biliyoruz. Ama yaptıklarına, öğretilerine gelince durum hiç öyle değil. Bir nebze Türkiye, İran, Irak, Suriye ve Balkanlarda biliniyor, ama ötesine geçmiyor. Zaten yazma fikri öyle çıktı.
Alamut’tan Haraşna’ya, Haraşna’dan Şam’a süren yolculuklar sizi oralara çeken şey neydi?
Her şeyden önce efsunu, gizemi, yüzyıllardır çözülemeyen büyük sırrı. Yaşadığı yerleri gezip görmek, o coğrafyalara yüklediği anlamları bilmek, düşüncelerini bir de mekânları gördükten sonra yeniden değerlendirmek, algılamak, geçtiği o yolları takip etmek, konakladığı Bâtıni kalelerini gezip görmek tarifi imkânsız duygular yaşattı bende. Benim için bir ‘Hac Yolu’ oldu. Bu da bir ilk biliyor musunuz? Bugüne kadar hiç kimse bunu denememiş. Hacı Bektaş hakkında araştırma yapanlar bile masa başında yazdılar. O coğrafyalara gitme gereğini duymamışlar. Hangi yollardan, hangi çetin coğrafyalardan geldiğini merak etmemişler? Hünkâr bu fikirleri nasıl oluşturmuş, nerelerden beslenmiş, “dört kapıyı kırk makamı” hangi süreçlerden geçtikten sonra geliştirmiş ve somutlaştırmış, diye soran olmamış ne yazık ki?
İran’ın en sıcak günlerinde oradaydınız, politik gerginliğin hakim olduğu bir süreçte Alamut seyahatinizde karşılaştığınız zorluklar sizi bekleyen sürprizleri anlatır mısınız?
Evet, İran’a 2009 Temmuz’unda gittim. Havaların sıcaklığı ne denli tansiyonumu düşürdüyse siyasi gerginlik bir o kadar tansiyon yükselticiydi. Ahmedinejad’a karşı Yeşil Protestolar devam ediyordu. Ben tam da o politik gerginliğin ortasına düşmüştüm. Alamut’a gitmek için bindiğim uçakta büyük bir problem yaşadıysam da, seyahatimi planladığım gibi tamamladım. Rehberimle beraber kiraladığımız jiple sıcağı ve engebeli araziyi rahatlıkla aştık. Rüyalarımı süsleyen Alamut kalesine vardık. Altı bin basamaklı yolunu hüzünle, kimi yerde coşkuyla tırmanarak tepesine çıkmayı başardık.
Alamut gözümde hep büyüktü, ulaşılmaz bir yerdi. Ama ulaşılmaz olana ulaşmıştım. O anki duygularımı anlatamam. O gün sabahtan akşama kadar Alamut kalesinin tepesinde kaldım, her yerini gezdim, kıyıda köşede ne var ne yok hepsine dokundum. Tepesinden Rudbar ovasını dakikalarca süzdüm, hem de bir şahin keskinliğinde. Kalenin dibinde bulunan köydeki yaşlılarla sohbet ettim. Bir nine vardı, onu hele hiç unutamadım. Ömrü orda geçmişti. Bana çocukluğunu, gençliğini anlattı. Kaleyi, oraya uğrayan araştırmacıları, gezginleri anlattı. Kendime çok yakın hissettim onu. Bize ikramda bulundu. Tıpkı İç Anadolu’daki kadınlarımız gibi çilekeş ve direngendi.
Yeniçeri Ocağı’nın Hace Bektaş Veli öğretisiyle olan bağını biraz açar mısınız?
Bektaşilik kavramı, Hacı Bektaş’ın yaşadığı döneme ait bir kavram değildir. Hacı Bektaş yaşadığında Bektaşilik diye bir akımda yoktur. Bunların tamamı onun Hakk’a yürümesinden 100-150 yıl sonra ortaya atılan kavramlardır. Dolayısıyla Yeniçeri Ocağı, Hacı Bektaş’tan ziyade, Bektaşilik’le alakalıdır. Hacı Bektaş Veli, 360 halife yetiştirmiştir. Bunların büyük bir bölümünü de uç bölgelere göndermiştir. Bu uç bölgelerden biri de Osmanoğulları’nın etkin olduğu yerdir. Yeniçeri Ocağında Bektaşilik etkisinin görülmesi, bu halifelerin başarısıdır. Öğretinin kitlelerde kabul görmesinin doğal yansımasıdır.
Dört Kapı Kırk Makamda geçen “tenini bırak da gel” cümlesi neyi ifade eder ?
Bâtınilikte ten, bedendir. Can ise ruhtur. Yunus der ki: ‘ölürse tenler ölür canlar ölesi değildir’. Ten öze yani cana perdedir. Teni attığın vakit öz ortaya çıkar. O nedenle tüm örtülerden arınmak için ‘tenini bırak da gel’ der.
Hace Bektaş’ın öğreticisi Şems, Hace Bektaş üzerinde ne denli etkili oldu, Şems ile Hace Bektaş birbirlerine hangi bakımlardan benzer ya da ayrışırlar?
Şems’in gerçek ismi Şemseddin’dir. O, bir İsmailli dai’sidir. Hatta dailikten de öte davanın bir yöneticisidir. Belirli dönemler de, akıl üzerine kurulu Nizari Devleti sınırları dahilinde bulunan Batıni kalelerinde başdailik yapmıştır. Yedi İmamcı dediğimiz İsmailli ekolünden yetişmiştir. Bence, bu güne kadar gelmiş geçmiş en önemli Batini düşünür odur.Türkiye’de bugün, sunulan Şems’in gerçek Şems’le hiç bir ilgisi yoktur. Hatta içi boşaltılmıştır. Şems, “Kâbe dünyanın ortasındadır. Bütün âlem halkı yüzlerini ona çevirir.Fakat şu Kâbe’yi ortadan kaldırdın mı, birbirlerinin gönüllerine secde ettikleri meydan çıkar ortaya. Onun secdesi bunun, bunun secdesi onun gönlünedir” der. Bunu söyleyen bir kişi nasıl olurda, yerden yere vurduğu zahir ile anlatılır ve zahir ile anılır olmaktadır.Şems, en az yirmi yaş Hâce Bektaş’tan büyüktür. Hâce Bektaş, batini kalelerini gezdiğinde, hem İsmailli fikriyatından etkilenmiş, hem de Şems’in engin denizinde birlikte yol almıştır. Şems, ona şekilden nasıl uzak durması gerektiğinin yollarını, inceliklerini öğretmiştir. Bektaş’ta bunu layıkıyla formüle etmiştir. O nedenle Hacı Bektaş’ın, “Şekil öze perdedir, şekilden uzak durun” sözü tam da batini bakış açısını yansıtmaktadır.
Hacı Bektaş, fikirlerini o kadar geliştirip, ete kemiğe büründürür ki Şems, sonunda öğrencisinin kurmuş olduğu dergaha gelip yerleşir. Hatta söyleyeceğim ağır kaçabilir, ama teşbihte hata olmaz derler. Şems, nerdeyse Hacı Bektaş’ın halifeleri mertebesine iner. Bu inme öyle küçümsenecek bir durum değildir. Zira inancın benliği kırmak için her türlü yönteme başvurmaktan kaçınmadığını biliyoruz. Tarikat ehlini dilenmeye göndermesi de benliğin yerle yeksan olması içindir. Hacı Bektaş, boşuna söylemiyor; “Benlik şehrini yıkın, yerine can şehrini kurun” diye. Orda her şey can içindir.
kaynak:Evrensel