Aslı Erdoğan; Kalabalık


Kalabalıklar, kalabalıklar, beklenmedik kış güneşinin altında yürüyen kalabalıklar... Baştan aşağı karalara bürünmüştü kent, suskundu, pişmandı, yastaydı. Ama sanki bambaşka bir ışık çerçeveliyordu o ocak gününü. Tuhaf, sihirli, capcanlı bir ışık... Sisli sabah ufkundan değil de, çok daha ötelerden, derinlerden süzülüp geliyor, şefkatini hiçbirimizden esirgemiyordu. Teker teker yansıyordu ölümün gölgelendirdiği yüzlerden, acıyla, utançla kararmış bakışları tutuşturuyor, birbiriyle buluşturuyordu. İlk günün ışığıymışçasına, bambaşka bir dünyaya inandırıyordu bizi, doğup geldiği yere, ufkun da ötesine, bambaşka bir geleceğe doğru çağırıyordu.Kalabalıklar, fersahlarca uzanan suskun kalabalıklar... Mucizemsi kış güneşinin altında saatlerce, sessizce yürüyen kalabalıklar... Aniden işitilen kanat sesleri insanların dünyasından salıverilmiş güvercinlerin... Bir başlayıp bir kesilen, dalga dalga yükselen tanıdık bir ezgi: Sarı Gelin. Karaya kesmiş kente derin vadileri, yitirilmiş ormanları, uzak, muhteşem dağları getiren... İçeriye, en içeriye sızan, orada, derinlerde sonsuzca yankılanan, yüreğin tıpasını çekip çıkaran acılı ezgi.


Gözyaşlarını hemen kurutan ılık güney rüzgarında kımıldanan pankartlar... Bu topraklara ait bütün dillerde yazılmış aynı cümle. Herkesin kendi biricik, benzersiz dilinde yaktığı ortak ağıt. Sanki bütün yolları yeniden açan gizemli ışığın peşi sıra geçip giden kalabalıklar... Derin, görünmez bir iz bırakarak, uzaklara, kurşuni denize doğru... Hep birlikte görkemli bir düşe dalmışçasına, katlanılmaz gerçeğe uyanmışçasına... Ayna kadar durgun kış göğünün, helikopterlerin altında, mezarlığa doğru yürüyen suskun kalabalıklar...Mevsimler geçti, yıllar... Gene kış, gene Ocak ayı. Daha soğuk ve solgunuz şimdi, sanki daha yalnızız. 
Sen hala capcanlısın, sevgili Hrant, ıpışıksın, bizleri hiç terk etmedin. Yaşamak ve yaşatmak için söylediğin sözcüklerde soluk alıp veriyoruz hala... Ne kadar dirençliymiş şu küçücük, kanla dolu insan yüreği. Korkutamadılar bizi, korkularımızla yüzleştik, suçlarımızla, yalanlarımızla... Mucizevi ışığın o gün bizim için kurduğu dünyaya bakıyor, aynı düşü dokuyoruz hala, ‘biz’ diyoruz ona bazen, ‘barış’ diyoruz, tek sözcükle diriliveriyoruz.
Vazgeçmiyoruz sözcüklerden, ışıktan ve yaşamaktan... Derin,gölgeli vadilerde, yanmış ormanlarda, kurşuni denizde yürüyoruz durmadan... 
İlk günümüzmüşçesine...
Samatya’da ihtiyar Ermeni kadınları öldüresiye dövülüyor, Sevag’ın kara gözlerini bir kurşun buluyor bir 24 Nisanda... Linç kalabalıkları daha çok Kürt kanı istiyor, Alevi kanı, eşcinsel, travesti, kadın kanı... Gencecik çocuklar, polisçe öldürülen arkadaşlarını andığı için, 14 yıllığına hapse tıkılıyor. Karakollarda katledilenleri savunan avukatlar devasa operasyonlarla tutuklanıyor. Daha hunharca, alçakça işleniyor cinayetler, tehditler, cezalar, darbeler yağıyor, sanki her an yaralanıyor, parçalanıyor, azalıyoruz. Bitkin düşüyoruz katillere anlatmaktan sözcüklerin öldürülemeyeceğini... Varız, diyoruz, daha varız, buradayız, soluk alıp veriyoruz, yürüyoruz ısrarla... Daha hızlı gömüyoruz ölülerimizi, daha suskun yürüyoruz. Anlatamıyoruz işkencecilere, işkenceciye  tüküren bir kadını hiçbir şeyin öldüremeyeceğini... Bir sözcüğe tutunup ayağa kalkıyor, tek, ortak bir sözcükle diriliveriyoruz, herkesin kendi, biricik, benzersiz dilinde bulup söylediği... Aynı ufka bakıyor, henüz ‘gelecek’ diyemiyoruz ona, ‘yarın’ da diyemiyoruz, bir isim bile veremiyoruz belki... Ama bir günlüğüne de olsa işitebildiysek bir ezgiyi, sonsuza dek söyleyebiliriz.
Suç ortağı olmak istemiyoruz. 1915’in, Dersim’in , Maraş’ın, Sivas’ın, Roboski’nin... Hrant’ın katilleriyle, gene bir ocak ayında bir minibüste yakılmış köylülerin, Sakine’nin, Fidan ve Leyla’nın katilleriyle  suç ortağı olmak istemiyoruz.