Ana Karnındaki Dil - Sezai Sarıoğlu

“Zımanê zıkmaki” ve “gı pındrıvi’
“Kuşları okuyorum içimde ağacın kuşlarını/ Yeni pişmiş çilek reçeli gibi kaynayan/ Dalların üzerinde/ Gemilere dadanan kuşları okuyorum bir de/ Göklerde bir başına dolaşan/ Görkemle/ Büyük denizlerdeki yalnız kuşları/ Ve okuyorum yıllardır bütün yalnızlıkları/ Okuyorum da/ Kuş olsun insan olsun/ Yalnızlık sevmeyi bilmeyenlerin icadı…” (Edip Cansever)
Ben, anası Hıno’nun Ermenice, Kürtçe, Zazaca, Türkçe deyimlerle kedileri Mestan’la arkadaş olarak büyüttüğü bizim mahallenin “Gâvur” ağabeylerinden Mıgırdiç Margosya’nın yalancısıyım… Tarih boyunca dile ilişkin tüm hikâyeyi özetleyen bir deyimdir: “Zımanê zıkmaki…” Bu üstü başı, içi-dışı anlam yüklü “Ana karnındaki dil” cümlesinden söz edeyim size/bize… “Ana dil” olarak bildiğimiz anlam dünyasının ötesine geçen bu deyimi, dünyaya armağan eden bir kültürün kıymetinden sual olunabilir mi? “Ana karnındaki dil”den söz açılmışken, dilleri ve kavimleri zorla iskâna tabi tutanlar, dilleri yasaklayanlar geliyor aklıma… Üstü başı Dersim Seyit Rıza’nın idam edilirken tarihe şerh düştüğü “Evladı Kerbelayız, yazıktır, günahtır, cinayettir” cümlesiyle sesleniyorum onlara… Kalbin elinden tutan insanı insan olmaya çağıran çığlıktır bu tarihten coğrafyaya indirilmiş sözler… Tövbe bilene vahiy, teori bilene alıntıdır, dağ bilene aşkıya, türkü bilene ağıt, şiir bilene mısra-ı bercestedir. Tarihen Ayıptır… Siyaseten zulümdür…

Ben, henüz on dört yaşındayken sürgün kafilesinde kaybolan, sonra bir Kürt ağanın yanında çobanlık yapan, sünnet edildikten sonra ismi Ali olarak değiştirilen Sarkis’in nam-ı diğer Heradanlı Sıke’nin oğlu Mıgırdiç Margosyan’ın yalancıyım… Yarısı Ermenice yarısı Kürtçe bir deyim öğrendim geçenlerde rastlantı sonucunda. “Berdan berdan eğenk lao…” Kaç gündür, “Parça parça olduk oğlum…”, “Paramparça olduk lao” anlamına gelen cümlenin tarihsel ve güncel anlamının derdindeyim… Günahtır… Yazıktır… Ayıptır…
Ben, seçmen kütüklerinde Miğirdiç, Mıhırdıç, Mugurduç, Mıcırdık, Mugıroviç, Mırmırviç, Mıcırdiş ve son olarak ise Memetdinç olarak yazılan Mıgırdiç Margosyan’ın yalancıyım… Ece Ayhan’ın, “Enel Hak” şiirinde “Bir yanlışlık da çakılabilir kütüklere, küçük ve yanar.” dizesindeki gibi, bile isteye, dikey bir yanlışlık çakılır seçmen kütüklerine. Kimi zaman nüfus kütüklerine… Resmi tarihin bu coğrafyayı, kavimleri, dilleri bugüne taşıyan tarihsel hesap hatalarını, Kürtlerin “Êzinge min! “Êzinge min!” yani “Benim odunum! Benim odunum” deyimiyle de okumak mümkün. Dağı-taşı mühür kılmak geleneğinden söz ediyorum. “Hiç zulümsüz gün görmedik” diye kendi deneyimlerini yazıklanan çocuklar neyin habercisidir? Dağa taşa, benim odunum, benim kuşum, benim dağlarım, benim nehirlerim Türk’tür diye mühür basan, her şeyin zorla Türk olacağını zanneden kötülük toplumu ve kötülük dayanışmacıları hangi aklın, hangi tarihin kusuru. Tarih hocaları tartışıp dursun, tarih de onlara kıs kış gülsün… Değil mi ki, tarih öyle işlemiyor… Dahası dillere tuğra vurarak işliyor görünse de, her gün devleti on altı kere sayıklayan resmi sarışın tarihçilerin karşısına çıkıyor günü gelince… Tarih demişken, marş mehteran Dersim’in kapısı çalınır. Haki kasnaklı davullar dövülür. Nice katliam için peşrevdir daha. Ayıptır… Zulümdür… Kötülüktür…
Ben Diyarbekir’i bizlerle yeniden tanıştıran Hançepekli nam-ı diğer Gavur Mahallesinden Mıgırdiç Margosyan’ın yalancıyım… Türkçede “Bu dünyada ne kaldı, nedir bize dar gelen? Hani insanlık?” anlamına gelen Kürtçe “Çi malı vê dınyayê çı j ime re teng e? Ka însanetî?” deyimi üzerine düşünüyorum, ondan el alarak. Kırmızı kırmızı düşünüyorum… Orta derecede Türkçemle muhalif muhtelif düşünüyorum. Sadece resmi tarihi çoğaltıcılarını değil… “Sol” hesap hatasıyla ezilenlerin varlıklarını, acılarını, dillerini anlamayanların giderek devlete ne çok benzediklerini, günden güne kötülüklerin şeklini aldıklarını da düşünüyorum… Öyledir, belki de öyledir; devlet haber göndermiştir, dilinizin ucunu, kalbinizin fitilini Türkçeye göre ayarlamak mecburi ve meccanidir. Hal böyle olunca, kılıç yerine çekmiştir dilini nice şairler, yazarlar, sanatçılar... Türkçe sefere çıkıyordur yazarların dilleri. Ayakları ve uyaklarıyla… Nereye gittikleri bellidir; “Uzayan dil kesilir!” buyruğuyla Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, eski bir iktidar yolu yürünmektedir. Türkçenin yanında diğer dillere yer açmayı aklına bile getiremeyen edebiyatçılar, şairler kesilen dilleri kurutuyorlardır, şiirlerine asmak için. Hani anlamı şiirden kovmayan insanlık, hani devlete kenar süsü olmamaya yeminli şairlik… Hani dilin saatinin kaç kala ve kaç geçe olduğunu meşk eden şiir… Hani, saltanattan azade şair, nereye gitti şiir atını yeniçeri gibi eyerlemeyen şair… İçime çöküp, kendimce eski ve yeni aklımca söyleniyorum işte. Yanı başındaki halka, halklara bir dillik yer açmayanlar, kendi dilini ezel ve ebet kılıp diğer dillerin kalbini kıranlar huzur peşrevi yapıyorlar divan yolunda. Şair deyince, şiir deyince, “özi özlerine” başka şairler de, yazarlar da, sanatçılar da var elbette. Dillerin ve anlamların doğum günlerini bilen, tarihin hissesiz harikalar eşiğinde dil alıp dil veren, dili dil ile zarf etmenin keyfinde ve keşfinde olanlar kavmi şairler de var. Dilim sende, dilin bende demenin hızını ve hazzını tadanlar… Dil deyince, diller deyince, başka dilleri de dilinin ucuna konduran, “Yedi yaşındaki çocukları dillerinden öldürenler kim?” diye tarihi soyutlayarak soyutlayanlar. Bunları der demez, “Sen yenisin galiba, dağları sürç-i lisan sanıyorsun/ Sen yenisin galiba insanı sürç-i dil sanıyorsun” dizesini dilimin ucuna kondurup, dilini devletten, resmi tarihten koparıp ezilenlerin dilinin yanına koyanların dil evine koşuyorum. Çocukları sürç-i insan sayarak, bir tabudan bir tabuya, bir kötülükten bir kötülüğe geçerek nasıl özgürleşip insan olabilir insan, diyorum… Çocuk demişken, diline ve damağına mühür vurulmuş öldürüldüğü halde kendini uykuda ve rüyada zanneden çocuklar geliyor aklıma. Yazıktır… Günahtır. Ayıptır…
Ben, Hamravat suyundan tas tas su içen “uzun yaşamalı su” Mıgırdiç Margosyan’ın yalancısıyım. Su’yun inadını hatırlamışken, suyun aklına tarihi getirmişken, Kürtçe “Gotiye ğhaç, nabe paç” deyimiyle de okuyorum, yeniden anlamlandırıyorum tarihin ve coğrafyanın delillerini… Bu bir dilden emanet deyim kişilerin, kavimlerin bir kere “haç/put” demişlerse, “çaput” demeyeceklerini söylermiş ya bizlere… Bir anlama daha heveskâr olmuşken, gündelik yaşamdan devşirilen bu mecazı somut gerçeğe tercüme ediyorum: Tarih boyunca baskı ve zulüm altında kalan halklar gün gelip korkuyu yenmişlerse, korku korkusuzluğa dönüşmüşse, günün en erken ve en ilerlemiş saatlerinde eşik geçilmiştir artık... Tanzimat, Birinci ve İkinci Meşrutiyet, Cumhuriyet demişken; ey insanlara sevmeme, tanımama, anlamama gücü veren kötülük… Ey, kavimlerin ve dillerin kapılarını, taşların anlamlarını söküp, öldürüp kendi şehirlerini, surlarını inşa eden kötülük… Yazıktır. Ayıptır… Günahtır… Cinayettir…
Ben, Ermenice, Kürtçe, Zazaca ve Kürtçe ve Türkçe dualarla ebe Kure Mama’nın doğurttuğu Mıgırdiç Margosyan’ın yalancısıyım. Değil mi ki diller, kavramlarla, imgelerle anlamlar dünyasının kapısını çalar. Bilinçaltının ve bilinçüstünün tahtında oturan dillerden söz açılmışken, dil bir eşiktir, başka bir yerdir, kendisidir ama gönüllü melezliği özler, öteki anlamı kardeş bilir. Dil demişken diller demişken, devletleri hiç anlamamıştır diller. Bu yüzden her dil, harflerine ve kelimelerine devletlerden uzun sürmeyi, yaşamayı öğretmiştir daha tarihin başında… Yılın son günlerinde haram okumalar yaptıkça, kendi halkının acısını ve dilini “temsilen” adı derin öldürmeyle anılan Mezopotamya gibi çalışkan Musa Anter geliyor aklıma… Tarihin ve coğrafyanın saatini büyük insanlığa kurdukça, kedileri de Türkiye’yi de cetvelle çizen, tarih ve insanlık yerine kafatası besleyenlerin öldürttüğü, insanı iyilik olarak düşünen Hrant Dink geliyor aklıma… Onların bizlere bıraktıkları tarihsel, siyasi, insani delilleri okuyorum yeni yılın son günlerinde bir kez daha… Okumak demişken; yazmak demişken, okumak-yazmak demişken, anadilini öğrenmek için İstanbul’a geldikten iki yıl sonra Diyarbakır’a dönen Mıgırdiç Margosyan’ın bir anısını dert olarak fırlatmak isterim dünyanın orta yerine:
“… ne kadar Ermenice öğrendiğimi öğrenmek isteyen, bunu merak eden babamın şu sözlerini unutmam mümkün mü? ‘Hadi Margos, al elen kâğıtla kalemi bizim İstanbul’da Ermenice ğazatalarına bi tene ‘gı pındrıvi’ mektubu yaz!’ Babamın buyruğu üzre elime kâğıt ve kalem alarak onun ‘gı pındrıvi’ yani ‘aranıyor!’ dediklerini yazmaya başlamıştım: ‘Aslen Diyarbekir’in Piran kazasına bağlı Heredan köyünden dört yaşında ‘kefle’ye çığan Sarkis Margos, Seferberlik’te kaybolan akrubalarından ……….’yı aramağtadır. Her kim ki onların yerini bılise ‘haylığ’ içün aşağıdaki adrese yollamalarını…”
Okumak demişken… Yıllar önce yazılan “gı pındrıvi’ mektubunu okuyorum, okuyorum da… Yazıktır… Günahtır… Ayıptır…
Eski yılda da yeni yılda da, “yalnızlık sevmeyi bilmeyenlerin icadıdır” diyorum…
Ve başka dilleri, kavimleri sevmeyenler için üç vakte kalmadan tarihe dilnot düşüyorum…
Yazıktır… Zülümdür. Günahtır… Ayıptır.