Şükrü Erbaş;Onlar bir gün kendi çukurlarında boğulunca, ancak o zaman dünyamıza iyilikler , güzellikler gelecektir..

Onlar, özgürlükleri özenti, ihtiyaç ve olanaksızlıklar içinde iğdiş olmuş; yaşamın, aklına ve bedenine düğümler attığı yenikler, yanlışlar, uçurumda ıslık çalan külhan ve ezikleri toplumun. Gecenin dört kol baskını,uykunun terli burgaçlarıyla her gün biraz daha oyulan yataklarından sapsarı yorgunlukla süzülüp onca kalabalık içinde kimseyi görmeden ve kimseye görünmeden, her vitrin, her durak, her köşe başında içlerinde bulutların yangınıyla bir yenilgi imgesi gibi dönerler evlerine. Yaşamak bir türlü eşiklerinden geçemedikleri hep aralık duran bir kapıdır onların.

Her şey kendilerinin dışında tanımlanmıştır. Her şeyin iyisini hep başkaları bilir, başkaları yapar. Ne kadar büyük olursa o kadar kolay inanırlar yalana. Duruşlarındaki ikircimden anlamak güçtür, kendilerinden olmayanlara gösterdikleri saygı mı, korku mu, alay mı? Sahip oldukları her zaman değersiz ve az, sahip olmadıkları yıldızlar kadar uzak ve çoktur. Uzaklık onların hasretlerinin adıdır. Bulutlar yağmurunu hep onlardan uzağa döker. Gökkuşağının hiçbir rengi düşmez üstlerine. Elbiselerinin iliklerinden giren rüzgar bir solgunluğu düğmeler bedenlerine. Her mevsimden geriye ertelenmiş bir heves, bir soğuk sızı kalır. Yalnızlık onlara baba mirası, onlardan çocuklarına biricik armağandır. Ve birbirlerine baka baka bir yanlışı büyütüp dururlar.Onlar durmadan sigara içerler, bulanık aynalarda ayışığı ile tarayarak saçlarını. Ayakkabılarının topuklarına basarak ezdikleri kimbilir nelerin hıncıdır? Omuzlarını bir boşluğa dayayıp gözleriyle ittikleri, zaten dünyanın ellerinden aldıklarıdır. Bir küfür gibi geçerler ışıkların ve inceliklerin içinden. Yoksulluk hayatın haksızlıkları karşısında hem zayıflıkları hem dayanma gücü veren bir erdemdir. İki kaşları arasında bir kısık deniz feneri yanar, yalnız kendilerinden olanların görebileceği. Sevmek dişlerinin arasında bir ıslık, sinema koltuklarında alacakaranlık, bir bulanık fotoğraftır baka baka yıprattıkları. Aşkla ekmek arasındaki önceliği öğrenecek bir olanak bulamadan yaşlılığın ve ölümün eşiklerine düşerler.
Kapalı konuşmaların ustasıdır onlar. Dilleri sokakları kadar işlek, sesleri odaları kadar yüksektir. Kesik bir sudur parmakları. Yürüyüp gittikleri uzaklık bir ömür çırpındıkları kör bir geçmiştir. Güneşin batacağından emindirler; ama güneşin doğacağına güneş doğunca inanırlar. Dağlarda ölenlerin olması bir masal gerçeğidir olsa olsa. İnsanın bir başkası için çırpınması, taşların güneşin yerine geçmesi gibi bir şeydir. Bir istiridye bile onlardan dışa dönüktür. Güvenmekten geriye, her zaman sapsarı bir incinme kalmıştır. Bıyıklarının ucundan sarkan kayıtsızlık biricik karşı koymalarıdır hayata. Tanrı ile felek arasında sıkışmış bir dindar, zorunlu bir günahkardırlar. Kendilerinden başka tutunacak kimseleri olmadığını onlardan başka herkes bilir. Ve onlar birbirlerini küçümseye küçümseye küçük adamları büyütürler binlerce yıldır.Onlar bizim köşe bucak kaçtığımız vicdanlarımızdır. Onlar bir gün kendilerini sevmeye başlayınca, ancak o zaman dünyamıza iyilikler, güzellikler gelecektir.
II
Onlar, içlerine doğdukları sınıfın üstlerinden aktardıkları üstünlük ve güçle akıllıdırlar. Çıkardıkları basit bir ses, kaba bir hece bile hakim olmanın otoriter rengiyle bir anlam, bir derinlik kazanır. Bu yüzden, düşünmek bulutlardan haz almak kadar uzak, gereksiz ve boştur. Sınıfsal tarihlerinden öznel tarihlerine kalan biricik miras, bedenlerine ve bencilliklerine ayarlı bir içgüdüyle yalnızca tüketmektir. Her hareketlerine hikmetler kazandıran budala aynalar karşısında, küçümsemenin şehvetiyle pervasızdırlar. Doğru, onların inandıklarıdır. Onlar ancak bir yüksekte dururlarsa vardırlar. Yalnızlık derin uykularda konuk ettikleri bir yabancıdır; bir ince sızıyla gelir, bilmedikleri bir şeyleri duyurur ve terli bir ürpertiyle çıkıp gider.Toplumsal ütopyaları yoktur. Bu yüzden bireysel tarihleri evleriyle sınırlıdır. Kullandıkları eşyalar bile onlardan uzun ömürlüdür. Dünya yalnızca kendileri için bir olanaktır, öldükleri gün bitiveren. Haz ve yarar ancak birbirleri üzerinden açıklanabilen iki sözcüktür ömürlerini özetleyen. Elbette insanları severler hakim olmanın lütfuyla. Halka gösterdikleri ilginin içeriği, mülkleri ve konumlarında gösterir kendini. Gülüşlerinin ardında bir ülkenin acısı ve yoksulluğu yatar. Kime ne kadar eğilirlerse başkalarına o kadar serttirler. Bulutlar, rüzgar, sular ve ağaçlar birer ruhsuz dekor, bir sıkıcı ayrıntıdır onların bahçelerinden geçmiyorsa. Bilgiyi parayla, sevgiyi sahip olmakla, güveni kurnazlıkla değiştire değiştire, bir ucuz metaya çevirirler dünyayı. Ne kadar uzağa giderlerse gitsinler kendi çukurlarının dışına çıkamazlar. İncelik, güçsüz insanların icat ettiği bir kuruntu, bir yaşama külfeti; güzellik ise bir beden süsüdür onlar için.Tekniğin tüm yeniliklerini bilir ve büyük bir gösterişle kullanırlar. Ama onun ardındaki düşünce süreci bir sıkıcı angaryadır. Paranın satın alacağı bir şey için çaba göstermek ne büyük aptallıktır! Tarih, dedelerinin duvarda sararmış fotoğraflarıdır, bayramdan bayrama üzgün ve hayran seyrettikleri. Gazete bilgileriyle derinlik kazanırlar sığlığın dümdüz ettiği bir coğrafyada. Kadın, para, Tanrı ve ün, dört bıçaktır bedenlerinde, kişiliklerinin sentezini oluşturan. Anlamak kıyas yapmayı, bağışlamak duygusal özdeşliği gerektirdiğinden katı, uzak ve dardırlar. Sevgisizdirler, sevgi bilgi gerektirdiğinden. Onlar odalarında bir kışı büyütürken, bir şehrayin gibi geçip gider camların dışında bahar.Onlar niteliksizliğin pazar kahyasıdır. Onlar özgürlüğün talihsizliği, bir halkın kireç tutmuş beynidir. Onlar bizim aynasında silindiğimiz zor, elimizle boynumuza astığımız taş, gözyaşımızdan içimize akan zehirdir. Onlar bir gün kendi çukurlarında boğulunca, ancak o zaman dünyamıza iyilikler , güzellikler gelecektir.