Uğurlar ola Usta!“Datlı dilli, güler yüzlüler” orada buluşadursun, biz burada“Gönlüm hep seni arıyor, neredesin sen” diye dövüneceğiz biraz daha...Can Dündar

Hemşerimdi. Gözümü onun plaklarıyla açmıştım. Neşet bıyıklı babamın yadigarıydı bana...Türkülerini ezbere bilir, 40 sazın içinde onunkini tanırdım.Türkmen ataları Horasan’dan göçüp Keskin’e yerleşmişti.Ellerinden gelen, çalgıcılıktı; karınlarını sazla doyurdular.Neşet de çocuk yaşta nimet peşine düşmüş, düğünlerde üç kuruşa zil çalıp köçeklik etmişti.Zamanla babası Muharrem Usta’ya baka baka, sazını döven parmağı, yüreğinin emrine girdi, bize eşsiz türküler verdi.Âşıktı. Çilekeşti. “Garip”ti. Büyüklük taslamayan büyük bir dervişti.Asırlara yayılan bir kültürel mirasın son temsilcisi, “yaşayan insan hazinesi”ydi.

Bu ülke, hep hoyrattır ya ona gönül veren, hizmet eden evlatlarına karşı...Ona da ayrıcalık yapmadı; hakkını yedi, kadrini bilmedi.Türküleri ortalığı inletirken o açtı. Başını sokacağı tek göz eve muhtaçtı. Türkiye’de korsanlar sazının rantını yerken o, gurbete gidip Almanyalarda düğün çalarak aradı ekmeğini...
Unutturdu kendini...30 yıllık inzivadan hayata, gurbetten yurda dönmesi, iki adam sayesindedir:Biri onu ikna eden Bayram Bilge Tokel...Diğeri türkülerini korsanlardan kurtarıp onu telifle tanıştıran Hasan Saltık...Ömrünün son deminde biraz yüzü güldüyse, kısmen onlar sayesindedir.Yıllar sonra bana da onunla tanışmak, belgeseli için birlikte çalışmak kısmet oldu; “can gardaş”ı oldum.Doğduğu topraklara gittik beraber; “gönül dağı”na tırmandık, “ırakı” içip bozlak söyledik, “’Aydost’ dedi mi yeri göğü inleten” babasının mezarını ziyaret ettik.Belgeselde hayatını, türküsünden ilhamla üç bölümde işlemiştik:
“Bir ayrılık”; ki toprağından kopuşuydu.
“Bir yoksulluk”; ki yokluğa düşüşüydü.
“Bir ölüm”; ki babasız kalışıydı.
Babası, son nefesini vermeden önce “Sazımın emaneti” demişti ona...O emanete, ibadet gibi sarıldı Neşet...
Havalandırdığı türküleri, hepimizin “göynüne” işledi.

Hiçbirini okuyamamış olsa da kitaplarının yazıldığını, belgeselinin çekildiğini, heykelinin dikildiğini, türkülerinin kıymete bindiğini, gençlerce söylendiğini gördü.
Sigarasını yakmaya kalksanız “Kendini bilen, kendine hizmet ettirmez” derdi; öylesine mütevazıydı. Ama onca yıl kıymetini bilmeyen devlet, sonradan paye vermeye kalktığında “Ben halkın sanatçısıyım” diyecek kadar da dikti.

Abdalların sonuncusuydu.
Bozlağını bozkırdan devşirmiş, ona geri vermişti.
Belgeselin galasına Abdalları da davet etmiştik. Davullarını, zurnalarını kapıp gelmişlerdi. Hepsi birer Neşet’ti... “Yalan dünya”da gülememiş, savrulmuşlardı dört yana... İşsizlikten dertliydiler. Düğünler de bitiyordu artık. Hurda topluyor, çadırda yaşıyorlardı. Neşet’ten iş istiyorlardı. Hangi birine yetişecekti ki?
Dün Neşet’in ardından onca güzel sözü söyleyen yetkililer, türkücüler, siyasetçiler, gerçekten bu kültürel gelenek yaşasın istiyorsa onun “sazının emanetçileri”ne, düğünlerimizi çalan, gözümüzü yaşartan o “bahtı kapalı, kara kafalı adamlar”a sahip çıkmalı... Bozlağı yaşatmalı...
Neşet Ertaş’ın bozlağını, en son 1,5 yıl önce Beyoğlu’nda bir dostlar sofrasında dinlemek kısmet oldu.
Yeni kaybettiğim babam için “Bugün ayın ışığı”nı söylemişti; ağlaşmıştık.Son dinleyişimmiş.
Önceki gün biz yaşgününde mezarlığa babamı ziyarete gitmiştik; dün de Neşet gitti babamın, babasının yanına...
Uğurlar ola Usta!
“Datlı dilli, güler yüzlüler” orada buluşadursun, biz burada “Gönlüm hep seni arıyor, neredesin sen” diye dövüneceğiz biraz daha...
Ta ki bir başka diyarda, yeniden kavuşana dek onlara...