Antoine de Saint- Exupery;Kale, seni insanların yüreğine kuracağım

Sonsuz bir bitkinlik çöktü üzerime. Tanrı’nın benden yüz çevirmiş gibi olduğunu düşünmek daha kolay göründü. Çünkü kendimi köşe taşından yoksun buluyordum ve artık hiç bir şey yankılanmıyordu içimde. Sessizlikte konuşan ses susmuştu. En yüksek burca tırmanmıştım, düşünüyordum: “Niçin bu yıldızlar?” Ve yurtluklarımı gözlerimle ölçerek, kendi kendime soruyordum: “Niçin bu inilti?”
Kendi dilini konuşmayan, tutarsız bir kalabalıkta bir yabancı gibi şaşırıp kalmıştım. Çıkarılıp atılmış bir giysi gibiydim. Bozuk ve yalnız. Oturulamayanbir evden farksızdım. Köşe taşım yoktu işte, çünkü artık hiç birşeyim işe yaramıyordu. “Gene de aynı insanım, diyordum içimden, aynı şeyleri biliyorum, aynı anılar var aklımda,
aynı gösterinin seyircisiyim, ama yararsız dağınıklıkta boğulmuşum bundan böyle.” Kendisini bütünüyle seyredecek, sessizliğini tadacak, yüreğinin düşüncelerinde anlamını sağlayacak hiç kimse yoksa, en güzel bazilika bile bir taş yığınından başka bir şey değildir artık. Ben, bilgeliğim, duygularımın algısı ve anılarım da böyle. Başak yığınıydım artık, demet değil. Ve her şeyden önce Tanrı’dan yoksun kalmak olan sıkıntıyı tanıdım. (syf:119,120)

Belirti gitmeye görsün, bütün nesneler değişir. Ötekini güzelleştirmeye yaramadıktan sonra, günün bu kazancı nedir ki? Onu kavramak için kullandığını sanıyordun, ama kavranılacak bir şey yok işte. Onun yanında, aşktan önce çay töreni olmadıktan sonra, senin som gümüşten ibriğin ne değer taşır? Ona şarkı söylemek için kullanmadıktan sonra, duvara asılı şimşir kavalın ne değer taşır? Uyumuş yüzün ağırlığını içine almayacak olduktan sonra, avuçların ne değer taşır? Kendisini gizleyen ve oyulması gereken, kötü ve sert bir kabuk olmadıktan sonra, bir elmas ne değer taşır? Ayrılık olmadıktan sonra, bir dönüş ne değer taşır? Yoldan çıkma olmadıktan sonra, bağlılık ne değer taşır?
İşte onda, yani sende hiç yer almamış, satılık nesnelerle dolu bir dükkan gibisin. Her birinin üstünde bir etiket, her biri yaşayacağı dakikayı bekliyor nesnelerin. (syf:124)
Çeşmelerden akan suları sevsinler istiyorum, diye bitiriyordu sözlerini. Yeşil arpaların yazın açılmış çatlakları kapatan yüzeyini de. Mevsimlerin dönüşünü kutlasınlar istiyorum. Olmuş, tamamlanmış meyvalar gibi, sessizlik ve ağırlıkla beslensinler istiyorum. Yaslarına uzun zaman ağlasınlar, ölülerine uzun zaman saygı göstersinler istiyorum, çünkü miras bir kuşaktan ötekine ağır ağır geçer, ballarını yolda yitirmelerini istemem. Zeytin ağacının dalına benzesinler isterim. Bekleyen dala. Üzerlerinde Tanrı’nın bir soluk gibi ağacı denemeye gelen Tanrı’nın büyük sallanışı o zaman duyuracaktır kendini. Bu sallanış şafaktan geceye, yazdan kışa, kaldırılan harmanlardan ambarlanan harmanlara, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan yeni çocuklara götürüp getirir onları.
Çünkü süreleri içinde sıralayıp farklarına böldün mü, ağaç konusunda da, insan konusunda da hiç bir şey öğrenemezsin. Ağaç hiç de önce tohum, sonra filiz, sonra yaş gövde, sonra kuru odun değildir. Tanımak istiyorsan, bölmemelisin. Ağaç, ağır ağır gökle birleşen güçtür. Sen de böylesin, küçüğüm. Tanrı dünya ya getirir seni, sonra büyütür, sonra birbiri ardından isteklerle, üzüntülerle, sevinçlerle, acılarla, öfkelerle, bağışlamalarla doldurur, sonra da kendine döndürür seni. Ama sen ne bu okullu, ne bu koca, ne bu çocuk, ne de bu ihtiyarsın. Tamamlanansın sen.
Kendini iyiden iyiye zeytin ağacına bağlı, sallanan dal olarak görmesini bilirsen, kımıldayışlarında sonrasızlığı tadarsın. Ve çevrende her şey ölümsüzleşir. Atalarına su vermesini bilmiş olan, türkü söyliyen çeşme ölümsüzdür, sevgilin sana gülümsediği zaman, gözlerin ışığı ölümsüzdür, ölümsüzdür gecelerin sessizliği. Zaman kumunu tüketen bir kum saati değildir artık, ekin demetlerini bağlayan bir harmancıdır.Çünkü insanın tıpkı kaleye benzediğini gördüm ben. Özgürlüğünü sağlamak için duvarları devirir, ama yıkılmış ve yıldızlara açık bir kaleden başka bir şey değildir artık.
Kale, seni insanların yüreğine kuracağım.