Murathan Mungan’ın Seçtikleriyle;Bir Dersim Hikâyesi


Murathan Mungan, hayatları ellerinden alınmışlara hayat kazandırmak, tarihi edebiyatla güncellemek için hazırladı bu seçkiyi. “Kendisi farkında olsun ya da olmasın bu ülkede herkesin bir Dersim hikayesi vardır” diyerek… Ve seçtiği yazarlardan bu konuda birer öykü anlatmalarını istedi. Böylece ortaya “Bir Dersim Hikayesi” çıktı.
ÖnsözSüt, Kan ve Kelimelerin Kemikleri,s 11-14
Adından da anlaşılacağı gibi bu kitap 1938 Dersim katliamını eksen alan, "ortak bir tema üzerine çeşitlemeler" diye nitelendirilebilecek öykülerden oluşmaktadır. Yazarların önceki yazdıklarından bir derleme olmayıp, bu kitap için özel olarak kaleme aldıkları öyküleri içermektedir...Resmi tarih hegemonyasının, dilinin, söyleminin, red ve inkâr politikalarının, geniş kesimlerin gerçekleri bilme, öğrenme tutkusu, adalet arayışı ve vicdani gereklilikler karşısında gün günden zayıf düştüğü bir dönemden geçiyoruz.
Vardığımız toplumsal ve tarihsel dönemeçte bugün toplumun bazı  kesimleri artık "tarihimizle yüzleşmek" zorunluluğundan söz ediyor. Geçmişimizle köklü bir hesaplaşmayı, yaşananlara ilişkin sorumlulukları üstlenmeyi önerenler çoğalıyor. Çeşitli dönemlerde yaşanan kanlı olaylar, bu konularda yapılan tartışmalar eskiyle kıyaslanmayacak ölçüde gündelik yaşamda yer tutmaya, yüksek sesle dillendirilmeye başladı.
Anadolu, kanlı sahne. Onca uygarlığın kurulduğu, dağıldığı, el değiştirdiği; onca dilin, dinin, inancın, kültürün yaşadığı, çatıştığı, iç içe geçtiği zorlu bir coğrafya burası. Ve her geçen gün biraz daha öğreniyoruz bu topraklarda her inkârın ardında yakın ya da uzak tarihli bir toplu mezarın yattığını... Toprağa yalnızca ölülerin değil, hakikatlerin, dillerin, kültürlerin, kelimelerin gömüldüğünü...
Zaman'la kabaran toprak yalnızca ölüleri, kemikleri değil hakikatleri de geri verir. Zaman'ın rüzgârı estikçe toprağın altına gömülen ne varsa yavaş yavaş çıkmaya başlar ortaya.
Bugün birçok araştırmacı, Anadolu toprağında çeşitli dönemlerde işlenen kırımlar, kıyımlar, katliamlar, insanlığa karşı işlenen toplu suçlar konusunda belgeler, kitaplar yayımlıyor. 4 Mayıs 1937' de başlatılıp 1939'da sona eren ve her ne kadar devlet tarafından adına "Dersim Harekâtı" dense de apaçık bir soykırım olan bu katliama ilişkin son yıllarda sayıları giderek artan biçimde belge, bilgi gün yüzüne çıkmaya başladı. Tarihi kilit altında tutmaya çalışan devlet ve genelkurmay arşivleri hâlâ kapalı, ama o kapalı kapıların ardından dışarıya gerçeklerin bilinme, görülme ihtiyacı sızıyor.
Tarih ve araştırma kitapları, belgeler, incelemeler bazı okurların ilgisini çekmeyebilir, kimileri özellikle uzak kalmayı isteyebilir, okunanlar çabuk unutulabilir. Oysa hikâyelerdir akılda kalan. Anlar, durumlar, sözler, sahneler, kişiler kalır. Bu seçkinin bir amacı da tarihi edebiyatla güncellemek... Hayatları ellerinden alınmışlara hayat kazandırmak.
İyi edebiyat "özcü" değildir. Olguları öze, töze bağlamaz. Olup bitenler için bir ırkı, bir ulusu, bir halkı suçlamaz. Süreci belgeleyip anlamlandırır. Onun özü insani olandır. Bu nedenle elinizdeki kitabın bir edebiyat yapıtı olduğu unutulmamalıdır. Edebiyat kin tazelemek için değil, hafıza tazelemek için yapılır. İyi edebiyat insanlara gerçekleri algılama, hakikatleri üstlenme, sorumluluk alma, gerçeğe dayanma gücü kazandırmak ister. Kırımları, kıyımları, katliamları halklar yapmaz, zihniyetler yapar. Barbar olan iktidarlar ve onun kurumlarıdır. Sosyolojik kumaşı amaçlarını gerçekleştirmek için devletin ideolojik aygıtlarıyla dokumak, "iktidar olmanın" politikasıdır. Bu nedenle mücadele edilmesi gereken halklar, uluslar değil, zihniyetlerdir. İyi edebiyat  bunu bilir, bunu gösterir.
Kendisi farkında olsun ya da olmasın bu ülkede herkesin bir Dersim hikâyesi vardır. İlle de içinde olmaları gerekmez. Bazen bir ucunun kendisine değdiğini bile bilmeden yaşayıp gitmişlerdir. Ben de bu kitap için yazarlardan bunu istedim: Bir Dersim hikâyesi anlatmalarını.
Kuşkusuz benim de bir Dersim hikâyem var: Üniversite yıllarımda, Ankara'da, Bahçelievler'de Dersimli bir komşumuzdan dinlemiştim. Hiç unutmam: Ilık bir yaz öğleden sonrasıydı. Evde olduğumuz halde birileri duyar korkusuyla fısıltıyla anlatmıştı Dersim'de yaşanan zulmü, kıyımı. Asıl hikâye kocasınındı: 40 yaşından sonra birdenbire alkolik olmuş, şiddet eğilimleri ortaya çıkmış olan kocası başkomiserdi; gösterdiği şiddetin ölçüsü kabul edilemez olunca Emniyet Teşkilatı tarafından sık sık izne çıkarılmış, psikolojik yardım alması için doktorlara gönderilmişti. Çocukluğunda aile büyüklerinden dinlediği bir hikâye kalmış aklında adamın. Dersim katliamına katılan bir asker akrabaları, çocuğunu emzirirken süngülenmiş bir kadın görüyor. Anne çoktan ölmüş, ama kucağındaki bebe annesinin memesini emmeye devam ediyor. Adam bakmış bebenin emdiği süte kan karışmaya başlamış, dayanamayıp alıyor bebeyi ölü kadının kucağından. Sahipleniyor, kendi oğlu gibi büyütüyor. Ona anlatılan buydu.
Başkomiser 40 yaşına geldiğinde annesi ölüm döşeğindeyken hakikat göğsünde süte kesiyor, tutamayıp kendini, anlatıyor sözü edilen o bebenin aslında bizim başkomiser olduğunu... Hikâyenin geri kalanını, saklanan yanlarını... Uzak akrabaları olan o askerin kaputa saklayıp bebeyi kaçırdığını, buna ilişkin bir sürü ayrıntıyı. Sonra getirip çocukları olmayan bu çifte evlatlık verdiğini. Ölüm döşeğinde helallik istiyor büyüttüğü bebeden.
Sözünün sonunda komşumuz, kocasının yıllar sonra dönüp dolaşıp bir Dersimli kadınla evlenmesinde kaderin işaretini bulduğunu söylemişti. Başkomiserin kendisine nasıl davrandığını sorduğumuzdaysa, "Dersimli olduğumu bilir ya, eli bir bana kalkmaz," demişti. Tüylerim ürpererek dinlemiştim gerçek olamayacak kadar gerçek bu hayat hikâyesini. Azıcık patlak gözlü, bir ayağı aksayan, dudağının kıyısında hep bir sigarayla gezen o başkomiseri her gördüğümde gözümün önüne emdiği süte kan karışan bir kundak bebesi gelecekti artık... Bu hikâyedeki, o güne dek bize anlatılanlara hiç benzemeyen, bebesini emziren bir kadını göğsünden süngüleyen askerin ve benzerlerinin hikâyesi ise yıllardır açılmayan genelkurmay arşivlerinde duruyor olmalı.
Amacı ne olursa olsun edebiyat bir yanıyla çok kişiseldir. Bu seçki varlığını benim o zaman dinlediğim bu ürpertici hikâyeye borçludur bir bakıma. Hep günün birinde yazmayı düşlemiştim; yıllar sonra böyle bir seçki yapmak düşüncesiyle tomurcuklandı.
Sonradan öğrendim: o Dersimli komşumuz da, başkomiser kocası da ölmüşler. Hikâyeleri, emanetleri bende kalmasın istedim.
2012'nin şubatında kapılarını çaldığım, kitapta yer alan tüm yazarlara emekleri, katkıları, dostlukları için ayrıca teşekkür ederim. Öykülerin art arda dizilmesinde, kurgulanmasında kendimce bir roman dramaturjisi, sinematografik bir montaj dikkati gözetmeye çalıştım.
Dersim'in bir diğer adı da "Kalan"dır. 23 yazar arkadaşımdan ve benden kalan olsun bu kitap da...
Bilirsiniz: İnsandan daha uzun yaşar kemikleri. Dillerini ne kadar toprağa gömerseniz gömün, kelimelerin kemiklerini örtecek toprak yoktur. Gün gelir, yazılır, söylenirler.