Ece Temelkuran; Nar kalpler-2


 Sıradan insanlarız biz, en zoru bizimkisi. Limon kokulu çöptorbaları, kirece karşı çamaşır makinesi tozları, banka kredisinde yüzde 0,1'lik faiz indirimi pazarlıkları, çok erken sabah servisi saatleri, üçlü saç bakım setleri, gece "chat"lerinde zayıf bir "Paris'te Son Tango" ihtimali... 
Bu ömrün içinden eli yüzü düzgün bir hayat çıkarmaya çalışıyoruz. Kim bilir mezar taşımıza, "Zamanı dolana kadar zamanını pek iyi doldurdu! Tebrik ederiz!" yazacaklar,bilemiyoruz... 
Yalnız ölmekte bir numara yok da hangimiz yalnız ölme fikriyle yaşayabilecek kadar çelikteniz? 
Bir serüvene heveslensek, başımızın bin türlü belaya gireceğini, muhtemeldir ki elimize yüzümüze bulaştıracağımızı ve bir daha da banka kredi pazarlığına girecek kadar küçülemeyeceğimizi, bir daha çift katlı çelik taban tencerelerin dünyasına sığışamayacağımızı, artık play-station'da kimi dövsek rahatlamayacağımızı, iki hayatın ortasında omuzları düşmüş kalacağımızı... Bal gibi biliyoruz. Bazen o yüzden durdukça bal dökülmüş gibi yapış yapış oluyoruz. 
Bu dünyaya gelmiş olmamızın insanlık tarihi açısından yepyeni bir deneyim olma ihtimalinin yedi milyarda bir olduğunu söyleyip kendimize... 
Bu gece de evde oturuyor, erken yatıp ertesi gün etme ihtimalimiz olan bir kavganın senaryosunu kafamızda canlandırırken uyuyakalıp sabah işe gidiyoruz. 
İstediğimiz gibi yaşama hayalini bir "yazlık ev kooperatifine" sıkıştırıp yeni yeni taksitlere giriyoruz. 
Bazılarımız, gizli gizli, bir gün bir deprem olmasını, bize ait bütün ayrıntıların kaybolmasını ve yeni bir hayatın tek ortalı bir ilkokul defterinin sağ sayfası gibi serin ve temiz başlamasını dilemiyor muyuz? Şimdiki hayat sol sayfalar gibi, zira hep kenarları kıvrık, ne kadar düzeltsen, dirseğini bastırsan kenarına hep kıvrık kıvrık... 
Ah! Bu kadar suçluluk duygumuz ve korkumuz olmasa biz ne biçim insanlar olurduk! 
Geçen hafta mıydı, neydi? "Nar kalpler" diye bir yazı yazdımdı. Haberleri geldi, dört kişi, memleketin çeşitli yerlerinde, birbirlerinden habersiz, yazıyı okuyup eşlerinden ayrılmak için aynı gün dava açmışlar. 
Olur böyle şeyler. Benim bir şey yaptığım yok elbette. Bilirsiniz, insan işaret arar bazen. Kalbi nar gibi dağılmışsa, toparlayamıyorsa bir işaret görünsün ve doğruyu, yapması gerekeni söylesin ister. 
Muhtemelen olan budur, yoksa ben ne kadar yazsam "aile kurumu"nu sarsamam. Nerde o günler? Keşke! 
Mesele, serin bir sağ sayfa ihtiyacında. Mesele, sol sayfaların kıvrılmaktaki inadında. Kıvrık düzeltilsin diye bastırılan dirseğin giderek dayanılmaz bir biçimde ağrımasında. Ama başka ve daha önemli bir mesele daha var, laf aramızda. 
Bir hayatı bırakırken kendimizin ne kadarını geride bırakırız? Bunu cevaplamalıyız. Birini bırakırken, yılan gibi kabuğumuzu bırakıp geride, temiz bir deriyle mi başlarız hayata? Ya da sadece derimizin yenilenmesi yeter mi bize? Yoksa, "Oldu mu en iyisi olsun, yeni bir 'ben' çıkarıyorum kendimden dışarı" mı demeli insan? 
Aynı tekrara düşmemek için aslında, yeni bir hayata başlamak için yeni bir "ben" icat etmek gerek. Yoksa bilirsiniz, insan bir 
ömür içinden, durmadan, yine, yeniden aynı hayatı çıkarır. 
Eğer nasıl yapılacağını öğrenmezsen aslında bütün defterlerin sol sayfası kıvrılır. 
İnsanın dirseği, eğer yeni bir "ben" icat etmeden bir hayata başlarsa, yeniden ve belki bu kez daha büyük bir acıyla... Ağrır. Kalp, yeniden, nar gibi, dağılır!