Zeynel Can;Çektiğimiz Cevru Cefa, Bu Yolda Aşktır Efendim


Yaşadığımız ülkenin, dünyada eşi benzeri yok. Acıyla test ediyoruz, şairler ve yazarlarımızı, Onları açlıkla, yoksullukla, mahpuslukla, daha da yetmezse ateşlerle sınıyoruz.
Şeyh Bedrettin destanında, şöyle söyler Nazım Hikmet ”Madem ki bu kerre mağlubuz, netsek neylesek zaid, madem ki fetva bize ait, verinki basak bağrına mührümüz” Şair Nazım Hikmet, Türkiye’de bir çok ceza evinde, devlet zoruyla yatırıldı ve işkence gördü. Çünkü bu devlet ve onu kuran subayların evveliyatı olan Osmanlı zulüm dönemi, akıl yürüten ve düşünen insandan nefret ediyordu. Çünkü onlara göre iyi ya da kötüyü ancak ve ancak devlet ve ona mensup olanlar düşünebilirdi. Gerisi yıkılıcık ve anarşiydi. Her defasında akıl dışı şeylerle suçlanan ve tutuklanan, bu büyük ozan cezaevlerinde de hiç boş durmamış, o en zor koşullarda bile, öğrenciler, yazarlar, ressamlar yetiştirmiştir.


Ve bir gün, cezaevi duvarlarına sığmayan, oradan süzülüp meydanlara çıkan şair, Osmanlı zulmüne karşı, bütün dinlerin ve mezheplerin, vedahi toprağın kardeşliğini savunup can veren, Şeyh Bedrettin’in destanını yazar. Tepetaklak eder resmi tarihi, ki ondan sonra iyice bilinir, kardeşlik sofrasını anlatan, büyük düşünür Bedrettin.
Şiirlerinde kavga ve sevdayı ustalıkla harmanlayan bir kaynaktan beslenen, Nazım Hikmet. 1951 yılında donanmayı isyana teşvik gibi, aslı astarı olmayan bir suçlamayla yeniden tutuklandığında, suçlamaya uygun olarak, aylar boyunca açık denizde bir gemide tutuldu. Bir ara, aynı davada yargılandığı arkadaşlarıyla birlikte açık denize atılmaları kararlaştırılmışsa da, yavaş yavaş öldürülmelerinin daha iyi olacağı düşünülerek, tutuldukları geminin bodrumunda, bir dirhem ışıktan mahrum, ölüme yazılmışlardı.

Yıllar süren bir tutukluk döneminden sonra, uluslarası bir kampanya sonucu serbest bırakılan şair, askerliğini yapmış olmasına rağmen, yeniden askere alınmak suretiyle imha edilmek istenmesi üzerine, bir deniz motoruyla açıldığı Karadenizde Romen bandıralı bir gemiye sığınır. Sonraki yolculuğu ise, bir kalp kriziyle yaşamının son bulacağı güne kadar, yaşayacağı Rusya’yadır. Memleketine sevdalı olan bu büyük şair, dünyanın en güzel hasret şiirlerini yazar Rusya’da. Dilden dile dolaşır bu şiirler. Vatandaşlıktan çıkarılmış, vatan haini ilan edilmiştir” Vatan kasalarınızsa, ben vatan hainiyim” diye yanıtlar, gerçek hainleri.

Onu oraya atan, omuzları yıldızlı subayları, bugün hiç kimse anımsamıyor. İnsanlar, onları tutuklayan, askeri hakimleri anılarından sonsuza kadar silip atmış durumdalar, ama Nazım Hikmet, hepimizin evinde ve başucundaki en sevdiği kitapta  yaşamaktadır. SEVDADIR..

Büyük Ozanımız Ahmed Arif; Refik Durbaş’la yaptığı “Kalbim Dinamit Kuyusu” adlı, nehir söyleşide şiir tadında anlatır.  1952 yılında henüz bir üniversite öğrencisiyken, ikisi komiser dört polis eşliğinde, gözaltına alındığı Ankara’dan, İstanbul’a, o zamanlar işkencenin merkezi olan, Sansaryan hana getirilme hikayesini. Komünist bir örgüte üye olmakla suçlanan Ahmet Arif ve polisler bu zorunlu yolculuğu, trenle yapmaktadırlar. Bulundukları kompartımanda, kızıyla yolculuk eden yaşlı bir teyze de vardır. Sivil polislerin tutumundan durumun farkına varır yaşlı teyze. Karşısında 19-20 yaşlarında yüzünde suç belirtisi olmayan bir çocuk oturmaktadır. İlerleyen saatlerde polislerin uyumasını fırsat bilen teyze, fısıltıyla sorar Ahmet Arif’e “Oğlum nedir bu halin?” Ahmet Arif, birkaç dakikalığına büyük bir sıkıntı yaşadığını anlatır, içinde bulunduğu durumu, teyzeye anlatmak için. Şimdi cevap olarak ne demeliyim diye düşünür “Ne demeliyim, bu teyzeye? Siyasi desem anlamaz, Eylemci desem, Sosyalist desem tutmayacak. O kadıncağıza bunlar ne ifade edecek. Müthiş bir sıkıntı yaşıyorum. Birdenbire; Sevdadır teyze deyiverdim”  O anda aydınlandı teyzenin yüzü, çıkınını açıp para vermek istedi bana, cebimde hepsi beş liram var, o parayı almadım, alamadım lakin içim umutla, sevgiyle doldu.

Ahmed Arif, Sansaryan handa aylarca işkence görür ve ölümün kıyısına gidip gelir, fakat arkadaşlarına ihanet etmez. Ağzından bir isim alamaz devlet. Günü gelir en güzel aşk ve kavga şiirlerini yazar Ahmed Arif. Devletin öldürdüğü 33 yoksul köylünün destanını yazar. 33 kurşun isimli bu destan adeta efsane olur şairin yolculuğunda “ Kirvem hallarımı aynı böyle yaz, rivayet sanılır belki, gül memeler değil domdom kurşunu, paramparça ağzımdaki” Tarihe unutulmaz bir not düşmüştür büyük ozan, bir zaman sonra cinayetin asli failleri bir bir açığa çıkartılır.

1952 yılında, Ahmed Arif’e işkence yapan polislerin, imi timi kalmadı günümüzde, tamamı yok olup gitti. Ama o gün, 19 yaşında bir genç olan Ahmet Arif, bugün Anadolu’da bir çok insanın, kalbinde yaşıyor ve sonsuza kadar yaşayacak. SEVDADIR..

1948 Yılında Türkiye gençler derneği yöneticisi olarak, Komünizm propogandası yapmaktan tutuklanan Enver Gökçe. Suçlamaları kabul etmeyip üç ay sonra serbest kaldığında artık mimlidir. Herhanği bir işe girdiğinde polis derhal devreye girip tehditlere başlamakta ve bundan korkan işverenler, kapıyı kapatmak durumundadır. Büyük bir yoksulluğa yuvarlanan ozan, hayata tutunmaya çalışırken 1951 tevkifatı gelir. Türkiyede ne kadar aydın, şair, onurlu insan varsa bu davaya katılıp içeri atılmaktadır. Enver Gökçe yeniden tutuklanır. Zaten bozuk olan gözleri, aylarca süren işkence ve hücre cezaları sonunda neredeyse görmez olur.

Enver Gökçe o zor koşullarda dahi yazmayı bırakmaz. Ceza evi’nde yazdığı “Yusuf ile Balaban’ın destanı” isimli eser, ne yazıkki bir kaç bölümü dışında kaybolup gider.

Çıktığında tutunacak dal kalmamıştır. Yetkililere sürgün cezasını köyünde çekmek istediğini yazar. İsteği kabul edilen şair Erzincan’a bağlı olan köyüne gider. Orada da rahat bırakmazlar ozanı. Jandarmanın kışkırtması sonucu, üzerine loğ taşı düşürür köylüleri. Son anda ölümden kurtulan ozan, duygularını Hastir Lan isimli şiirinde, şöyle dile getirir” Hastir çekmiş dağ taş bana, hastir çekmiş kurt kuş bana, dövülmüşüm, koğulmuşum, hastir çekilmişim yani. Kendi öz yurdumda, Meri Keklik gibi çeker giderim. Meri Kekliğim yeter çektiğim”

Türk diline olağanüstü güzellikte şiirler kazandıran şair Enver Gökçe, yalnız ve kimsesiz biraz da kırgın ve yaralı bir halde, Ankara’da bir huzurevinde, yoksulluk içinde hayata veda etmiştir.

“ Gel günlerim gelde dol, gel Aydın’lım, İzmir’lim. Gel aslanım Mamak’tan, Erzincan’dan, Kemah’tan. Düşmanlar selam ister, gözden gezden arpacıktan”. Diyerek selam etmiştir. Kimseler anlamasa da, Sevdadır..

Bu satırların yazarı şair Zeynel Can, şiiri ve insan gibi duruşu onlardan öğrenmiştir. 1981’de Yirmi yaşında atıldığı, su içindeki hücrede kalırken, Nazım, Ahmet Arif ve Enver Gökçe şiirleri okumuş, şiirin gücünün işkenceyi yendiğine, kendi kimliğinde tanık olmuştur. O gün bugündür yazmaktadır.

Sarı yaprak, kara hüzün, bir ağıttır sürer gider

Şimdi nerde hangi dilde, ölüm bizi sorar gider
Hiç susar mı toprak kana, zulümdür kasteden Can’a
Sen ağlama canım anam, acıdır bu sorar gider.

BİZİ BİZ EDEN, O SEVDAMIZ KALIR, Metin Altıok, Behçet Aysan, Uğur Kaynar ve daha niceleri, sel gider ve kum HEP KALIR. SEVDADIR...

17 Mart 2012 / Zeynel CAN