Sürgünde Direniş Halleri: Shirin Neshat-Sümeyra Çakır

'Silahımız sanat. Kültür bir direnme biçimidir'
Shirin Neshat
Toplumu oluşturan her parçanın tezahürü, kadın bedeni üzerinden kendini meşrulaştırır, görünür kılar. Sistem, devlet, baba, koca ve eril olan her şey kendini kadın üzerinden tanımlar. Ve aynı zamanda iktidarını da kadın üzerinden yeniden üretir.
Dünya’nın neresinde olursak olalım, kadın olmak aynı türden bir mücadeleyi de beraberinde getirir. Kadın olmak, zaten öteki olmayı beraberinde getirirken bir de bu durumu daha da zorlaştıran olaylar yaşamak, kadınları direnişin içinde yeniden, küllerinden doğurur. Böyle durumlarda iki kez kadın oluruz. İki kez karşı koyarız. Ve daha fazla güç kazanırız. Shirin Neshat ve Sümeyra Çakır’ın da hikâyeleri, kadın olmanın ötesinde tam da direnişin ortasında kendini bulma mücadelesidir.

İkisi de yaklaşık olarak aynı yıllarda dünyaya gelmiş, sanata ilgi duymuş ve hayatları boyunca sanatı bir direnme biçimi olarak icra etmişlerdir. Shirin Neshat 1957 yılında İran’da doğmuş ve 1974
 yılında sanat eğitimi almak için ABD’ye gitmiştir. Eğitim için orda bulunduğu sırada, 1979 yılında İran İslam Devrimi olmuş ve sanatçı ülkesine dönememiş, uzun yıllar sürgün hayatı yaşamıştır. Yine aynı şekilde 1946 yılında dünyaya gelen Sümeyra Çakır’da 11 yaşından itibaren konservatuara gitmenin hayaliyle yaşamış ve ömrünü sanatına adamıştır. Sümeyra, üniversitede mimarlık eğitimi alırken İstanbul Belediye Konservatuarının Klasik Batı müziği şan bölümüne girerek en büyük hayalini gerçekleştirmiştir. Ruhi Su ile tanışmasıyla beraber sanat hayatında önemli gelişmeler olmuş, onun müziğinden etkilenerek saz çalmaya ve türkü söylemeye başlamıştır.
1975 yılında Ruhi Su tarafından kurulan Dostlar Korosu’nda, Ruhi Su ile birlikte türkü söylemiştir. O döneme kadar tek sesli söylenen türküler Dostlar Korosu ile birlikte çok sesli söylenmeye başlanmıştır. Bu Sümeyra’nın sanat hayatıyla ilgili önemli değişimlerin başlangıcıdır. Ayrıca Dostlar Korosu türküleri çok sesli yorumlamanın yanında, çeşitli halkların türkülerini de seslendirerek o dönemin siyasi ortamında direnişini sanatla göstermiştir. Dostlar Korosu 1980 darbesinden sonra ise hem Ruhi Su’nun sağlığı hem de ülke koşulları nedeniyle çalışmalarına ara vermiştir. Bu sırada Sümeyra da, davet üzerine gittiği Almanya’daki Politik Şarkı Festivali’nde Enternasyonal Marşı’nı söylediği gerekçesiyle, 1980 yılında hakkında dava açılmış ve müzik hayatına sürgünde devam etmek zorunda kalmıştır.
Hayatlarını sürgünde yaşamak zorunda kalan kadınların tutunacakları tek dal, sanatlarıdır. Sürgünde sanatını yapmak onlar için ülkelerine ve kimliklerine duydukları özlemi biraz olsun gidermek demekti. Kimliksiz ve kimsesiz kalmak her ikisini de sanatına bağlamış ve kendilerini ifade etme aracı olarak sanata tutunmuşlardır. Shirin Neshat’a göre; sürgünde yaşamak iki cephede birden savaşmayı beraberinde getiriyor: “Bir yandan batıyı eleştiriyor, batının kimliğimizle ilgili algısını ve bizi, kadınlarımızı, siyaseti ve dinimizi yapılandıran imajını tenkit ediyoruz. Gururumuzdan ödün vermiyoruz ve saygı talep ediyoruz. Bir yandan da, başka cephede savaşıyor, rejimimizle, hükümetimizle, zalim hükümetimizle, iktidarda kalmak için her suçu işleyen hükümetimizle mücadele ediyoruz.”[1]
Savaşlar, insan bedeni üzerindeki göstergesel ve fiziki ifadeleriyle sürerler.[2] Sürgündeki hayatların mücadelesi de bitmeyen bir savaşın göstergesidir. Kendi topraklarının kokusundan uzakta yaşadığı her saniye sürgündeki yaşamlar için kendi kimliksizliğini anlamlandırmakla geçecektir.  Shirin Neshat da kendi içinde devam eden savaşı şöyle ifade etmektedir: “İran’da yaşıyorsanız sansüre, tacize, tutuklamaya, işkenceye ve hatta idama maruz kalırsınız. Benim gibi yurt dışında yaşıyorsanız, sürgünün getirdiği hasretle ve sevdiklerinizden, ailenizden ayrı kalmanın acısıyla yüz yüze olacaksınız demektir.”[3] Doğup büyüdüğü, kendini ait hissettiği toprakların uzağında olmak, Shirin Neshat ve Sümeyra için yeni bir arayışın başlangıcı olmuştur. Bu durumda en çok sanatına, kendi kültürüne sahip çıkarak hayata tutunmaya çalışan Shirin Neshat ve Sümeyra sanatlarına kendi kimliklerini, aidiyetlerini yükleyerek; kendilerine, mücadelelerine yeni bir boyut kazandırmışlardır. Sümeyra sürgünde geçirdiği her an daha fazla türkülerine sarılmış, memleketine kavuşacağı günlerin hasretiyle türkülerini daha bir içten seslendirmiştir. Kendisi gibi sürgünde hayatını kaybeden Nazım için, “Nazım Hikmet’e Şiirler ve Türküler” isimli konserini vermiştir. Ve aynı zamanda “Memleketimi Seviyorum- Nazım Hikmet Turnesi“ni yapmıştır. Kendini en iyi anlatmanın yolu; seninle aynı acıları yaşayanların acılarına, duygularına, eserlerine sahip çıkmaktır. Beraberce direnmek, güç kazanmaktır. Aynı zamanda da ülkesine gidemese bile, kendi halkının sözcüsü olma isteği ağır basmıştır. Sümeyra’nın türküleriyle halkını anlatması bundandır.
Sümeyra, sürgünde geçirdiği dönemlerde kendi düşüncelerinden ödün vermemiş ve her fırsatta ezilen, sömürülen, baskıya uğrayanların sesi olmaya çalışmıştır. Almanya’da yaşadığı dönemde hem Almanya’da yaşanan sorunları dile getirmiş, hem de Türkiye’deki birçok soruna tepkisini göstermiştir. Çalışmaları, Sümeyra’nın mücadelesini sanatıyla yaptığının bir göstergesidir. Sürgünde olduğu yıllarda kürtçe olarak çıkardığı Sûwarê Çûçikan (Serçelerin Süvarisi) albümü onun ezilen bütün halkların yanında yer aldığını çok net göstermektedir. O; sesiyle barışın, insanlığın yanında olmayı her zaman başarmıştır.
Shirin Neshat ise kendisinin halkın sesi olmasını tuhaf bulur ve şöyle ifade eder:  Ne gariptir ki, ülkesine gitme olanağı bulunmayan benim gibi bir sanatçı kendini, halkının sesi, sözcüsü olmak durumunda buluyor.[4] İster istemez sanatını politikleştirmek ve kendi halkını anlatmak zorunda hissediyor insan. Çünkü yaşadığı hayat kendi hayatı olmanın ötesinde bir halkın acılarına ışık tutuyor.
Shirin Neshat, İran İslam Devrim’inden 11 yıl sonra ülkesine dönmüş ve  karşılaştığı İran karşısında hayal kırıklığına uğramıştır. Aslında fark etmiştir ki o andan itibaren kendi içinde sürgün edilmiştir. Sümeyra ise ömrünün son 10 yılını sürgünde geçirmiş ve hep doğduğu topraklara kavuşmanın hayaliyle yaşamıştır. Sürgünde geçirdiği yıllarda en çok kendini bulma mücadelesi vermiş, bu mücadele onun sanatsal açıdan olgunlaşmasına katkıda bulunmuştur. Ölmeden önce eşine şu sözleri söylemiştir: “tam kendimi tümüyle bulmuş, oluşturmuşken, asıl ürünlerimi verecekken, bu dünyadan ayrılmak zorunda kalıyorum. Oysa her şeye şimdi başlayacaktım”[5]. Sürgünde geçen 10 yılın ardından yakalandığı hastalığa yenik düşen Sümeyra her ne kadar ülkesine dönemese bile onun mücadelesi birçokları için örnek olmuştur. Serçelerin Süvarisi olarak anılmaya başlayan Sümeyra hem Ruhi Su’nun sanatının takipçisi olmuş, hem de sanatıyla ezilenlerin yanında yer almıştır.  Ülkesine, sevdiklerine, hasretini çektiklerine bir daha kavuşamasa bile onun yaşamı boyunca yaptıkları sevenleri açısından çok değerlidir. Gittiği her ülkede, söylediği her türküde kendi ait olduğu dünyanın sesi olmuş, sanatını kendi halkının, ezilen bütün halkların sesi yapmıştır.
Shirin Neshat ise ülkesine döndükten sonra gördüğü tablo karşısında çok şaşırmıştır. Gördükleri onun hiç de beklemediği şeylerdir. Durumdan hoşlanmasa da bu, onun sanatına yeni bir renk getirmiştir. Onun yaşamını, kimliğini, aidiyetlerini oluşturan toplumsallığın değişmesiyle birlikte sanatı, onun kendini bulma mücadelesine dönüşmüş,  kendi sesini aramaya koyulmuştur. İran’a döndükten sonra özellikle yeni rejimin kendini kadın bedeni üzerinden şekillendirmesi ve sokakta varlığını kadın üzerinden hissettirmesi dikkatini çekmiştir. Bunun üzerine Fars etkisinin silinip İslami etkinin hüküm sürmesini eleştirmek için çektiği “Allah’ın Kadınları” adlı fotoğrafları sanat hayatının dönüm noktası olmuştur. Özellikle İslami devrimi eleştiren bu fotoğraflarda Shirin Neshat, çarşafa sokulan kadın bedeninin görünen kısımlarına Arapça ve Farsça yazılar yazarak devrimin kadın bedeni ve kültür üzerindeki etkilerine vurgu yapmıştır. Sümeyra’da her şeyden önce kadın olmanın getirdiği sorumlulukla sürgünde yaşadığı yıllarda “Kadınlarımızın Yüzleri“ isimli albüm çıkarmış ve kadına dair duruşunu ortaya koymuştur. Shirin Neshat daha sonra ise en çok İran’ın dünya tarafından, devrim sonrasında ortaya çıkan İslami yönetimle tanınmasından duyduğu rahatsızlıkla  film çekmeye başlamıştır. İlk uzun metrajlı filmi Women Without Men ( Erkeksiz Kadınlar) İslam devrimi öncesi İran’ı anlatmaktadır. Ülkesinde devrimden önce demokrasinin olduğunu anlatmaya çalışarak kendi yaşadığı kabullenememe durumunu da dışa vurmaktadır. Bu film aynı zamanda onun İran’da olmasa bile, halkının yanında mücadele etme duygusunu taşıdığını göstermektedir.
“Bu kez buradaydım. Bakmak için değil, bu defa görmek için. Sadece bulunmak için değil, burada, bu defa eyleme geçmek için. Ve ne gidebilmek mümkün, ne rahat durabilmek burada…”[6] Evet, artık sadece bakmıyor aynı zamanda ülkesinde yaşananları görebiliyordu. Kendisini ancak mücadelenin içinde var edebilirdi. Filmde de aslında bunu vermeye çalışmıştır. Film kendi ülkesinde izleyici kitlesine sahip olmasa bile, Batı’da çok ilgi toplamıştır. Shirin Neshat, en çok ülkesinden uzakta yaşamak zorunda kalan bir kadın olarak ve aynı zamanda sanatçı olarak, kendini oryantalistlerin kafasında tanımlamak ihtiyacı hissetmiştir.
Filmdeki şu sözler mücadele etmenin hem kadın olarak, hem de sürgünde yaşamak zorunda kalan ve iktidarla mücadele etmek zorunda olan birisinin hislerini çok güzel açıklamaktadır: “Sıkılan yumrukların ve haykırışların arasında dururken, biliyordum ki her şeyi değiştirebilme iradesi bana geri dönmüştü.”[7] Artık bir şeyleri dönüştürebilecek gücü kendisinde hissediyordu. Çünkü İran’da yaşananlardan sonra, kendi ülkesine dair ve İranlı kadınlara dair yaptığı çalışmalar, onun kendisini bulmasına yardımcı olmuştur. Her ne kadar sanatını ülkesinde devam ettiremiyor olsa da sürgünde yaşayan İranlı bir kadın olmaktan dolayı gurur duymuştur. Çünkü artık o sesini bulmuştur. Tek yapmak istediği peşinde olduğu şey “yeni bir form, yeni bil yol bulmaktı özgürlüğe doğru…”[8]
Hem Shirin Neshat hem de Sümeyra Çakır; kadınlıklarının ötesinde sürgünde hayat süren herkes gibi kendi hayallerini, yaşamlarını, kültürlerini yaşatmaya çalışmışlardır. Her ikisi de sanatlarında başarılı olmuş ve birçokları tarafından hayranlıkla kendilerinden bahsettirmişlerdir. Shirin Neshat yaptığı çalışmalarla çeşitli ödüller alırken, Hannelore Marzi 1995 yılında yazdığı “Doğulu (Oryantal) Kadın Masalları (Orientalische Frauenmärchen)”  kitabını diğerlerinin yanı sıra Sümeyra’nın anısına adamıştır.
Böylelikle sessiz birer çoğunluğa dönüştürülmeye çalışılan bütün kadınların sesi olarak bu iki sanatçı; kendi halklarının, kadınların, sürgünde yaşayanların sesi olmuştur.

Hilal Avcı / haberfabrikasi.org