Me sekerdo kardaş? / N'etmişiz kardaş? - Pınar Öğünç (Radikal)

Zini Gediği'ndeki kemikler, Diyarbakır'dan fışkıran kafatasları. Hakikat Komisyonu neden kurulamıyor gerçekten?
İki yıl önce çıkmıştı, yakınlarda bir daha okudum. ‘Ma Sekerdo Kardaş - N’etmişiz Kardaş?’ (Doğan Kitap), denk geldiğim en güçlü mikro-tarih çalışmalarından. İlhami Algör, ekseriyetle edebiyatla haşır neşirdir, romanları vardır. Güzel hikâyeler yazar, güzel hikâyeler anlatır. Ama bu kitap başka. Bir gün aile büyüklerinden biri demiş ki: “Yeğen, sen bu işlerle ilgilen artık, o ki kitap yazıyorsun.”
‘Bu işler’ dediği 1937-38’de Dersim’de yaşananlar. Zini Gediği’nde hâlâ ve kimi açıkta durmakta olan o kemiklerin esası ve hesabı.
İlhami Algör’ün anne tarafının köyü Erzincan Ovası’na bakan Mercan Surbahan. Yeni adı Kılıçkaya, daha da eskisi Surp Vahan. Anladınız. Kızıl renkli Ermeni mezar taşları, tepenin bitmeyen rüzgârına hâlâ direniyor. Taşsızlar ayrı.
 


Bir zamanlar Anadolu’da
Algör, biri anne tarafı olmak üzere dört aileden Surbahan’daki 1938’i dinliyor. O tarihlerde 5-10 yaşlarında olan şimdinin yaşlıları (ki o tarihten bu yana vefat eden de var), kendi büyüklerinden duyduklarını, zihinlerinin o an hatırlamayı seçtiği ne varsa anlatarak başlıyor. Bu, 1800’lerin sonundan itibaren ‘bir zamanlar Anadolu’ manzarası çıkarıyor karşımıza. Deli Mahmutlar zamanında Ermeniler, aşiretler, Rusların gelişi, Erzincan’dan başka yerde hayat yok zannedilen bir vakit.
Surbahan da kara listede. Kürtler, Aleviler. E, Deli Mahmut, Seyit Rıza’ya yolladığı 12 hurç arpa, buğday, darıyı da inkâr etmiyor.
Temmuzda Pülümür, Hozat, Ovacık üzerinden tarayarak Surbahan’a, ‘eşkıya köyüne’ geliyor asker, çadırlarını kuruyor. Bir gün asker diyor ki: “Kamyon devrilmiş, gidip yardım edelim.” Tarlada, orada burada kim varsa koşuyor. Ki hepsini bir ahıra toplayacaklar. Telle bağladıkları 100’e yakın erkeği tarayıp Zini Gediği’ne atacaklar. Sonra kalanlara denecek ki: “Haydi, muhacir oluyorsunuz.” Babalarının, abilerinin, amcalarının, dayılarının ölüsünü orada bırakıp öküzlere yüklenecekler, yolda yağmalanacaklar. Hepsinin adresi belli: Balıkesir’in, Çanakkale’nin, Edirne’nin, Burdur’un köyleri...
Yol ayrı eziyet, “Bu Kurtlar adam yer mi?” diye bakılan köylerde yeni bir hayat kurmak ayrı. Bildiğiniz kurt zannediyorlar Kürtleri. Dokuz sene sürgünden sonra kanun çıkınca köylerine dönüyorlar ama Surbahan mı kalmış?
Katliam değil asayiş meselesi
Gariptir, bunları anlatırken duygularından çok az bahsediyorlar. Sanki duygulanmak sonraya kalsın, şimdi sadece bilin der gibi. O yüzden soğukkanlı ama çok sıcak bir kitap ‘Ma Sekerdo Kardaş?’.
Şöyle de sıcak... Babaları Zini Gediği’nde öldürülmüşlerden üç kişi, Doğan Kılıç Şıhhasanlı, İzzet Algör ve Murat Koç daha 1960’ta dilekçe verip soruşturma istiyor. Erzican’dan “Böyle bir hadise yaşanmamıştır” cevabı geliyor. Sonra, geçen yılın temmuzunda yakınları Zini Gediği’nde öldürülen bir grup, Kılıçkaya Köyü’nde buluşuyor. CHP Milletvekili Hüseyin Aygün, Avrupa Dersim Dernekleri Federasyonu Başkanı Yaşar Kaya, Fransa Alevi Birlikleri Federasyonu da orada. Bir ay sonra DNA tespitinin yapılıp kemiklerin teslim edilmesi talebiyle bir dilekçe yazıyorlar. 28 Eylül’de bunun ‘asayiş sorununa ilişkin bir olay olduğu’ gerekçesiyle takipsizlik kararı veriyor savcı.
Hüseyin Aygün’ün, TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu’na Zini Gediği katliamıyla ilgili verdiği teklif daha sonra. Konuyu ve sorumlularını tekrar gündeme getirip birden Türkiye’nin Dersim katliamını konuştuğu zaman da. Yani Tayyip Erdoğan’ın Dersim’e dair ‘gerekirse’ girizgâhlı özründen sadece bir ay kadar önce ‘Katliam değil bir asayiş meselesi’ denmiş bir nevi. Kurban yakınlarının aynı talepli son dilekçesi 21 Aralık 2011 tarihli ve şu an Meclis Dilekçe Komisyonu’nda bekliyor.
Diyarbakır’dan toprağı sıksanız kafatası fışkırıyor, memleket toplu mezar kaynıyor ama Hakikat Komisyonu kurulamıyor. AK Parti ve MHP, hepimizin sırtlarına batan o kemiklerle yaşamayı tercih ediyor çünkü. Hakikat bu.