Siz Ölüleri Seversiniz -Yılmaz OdabaşıISağlığında nice ehli hünerin/ Bir tutam tuz da yoktur aşında/ Önce öldürürler onu açlıktan/ Sonra türbe yaptırırlar başında..


1987’de Aziz Nesin Hocaya sormuştum:”Bu davayı kaybedeceğinizi bilerek mi Kenan Evren’i  mahkemeye verdiniz?”diye.”Evet,”demişti:”Kesinlikle kaybedeceğimi bilerek.Peki, aydınlardan, kurumlardan, mağdurlardan destek alabildiniz mi?”diye sorduğumda, şöyle yanıtlamıştı:”Birkaç telefon, birkaç insan, hepsi bu kadar…”12 Eylül 1980 askeri darbesi yüz binleri mağdur etmişti; bu darbeden ve generalinden davacı olan bir aydına on insanın bile destek olmadığını toplumsal hafızamızdan silemeyiz…
Yıl 1990…Musa Anter, Diyarbakır’da hapishanedeydi.Almanya’da, bölgeden ilk üyesi olduğum Kürt PEN’i adına Hüseyin Erdem, Diyarbakır’da aydınlara, hukukçulara gidip duruşması için bir kampanya başlatmamı rica etmişti.O dönem Ape Musa’nın şimdi birlikte anıldığı çevreyle bir ilişkisi yoktu ve çok özel ricalarla o duruşmaya ancak on ila on beş kişiyi getirebilmiştik..
1992 yazı İstanbul’daki evindeyken, katledilmesinden on beş gün kadar önce, onu Diyarbakır’dan telefonla arayıp hal hatırını sorduğumda, diyordu ki:”Kötüyüm Yılmaz! Benim asabımı çok bozuyorlar…..Gazetesi, bütün yazılarımı kısaltıp sansürlüyor.Bir de beş on kişiyle sık sık gelip evimi işgal ediyor, geceleri de burada kalıyorlar.Bir kitap bile okuyamıyorum!Yakında bırakacağım bu gazetede yazmayı!”  
          Şimdi adına ödül koyanlar, katledildiği gece yanına bir refakatçi bile vermemişlerdi…


Ahmed Arif’in yayıncısının, kitabını iki yılda iki bin adet satılır gösterdiği yıllarda gazetecilikten edindiği küçük emekli maaşıyla oğlu Filinta’yı okutabilmek için Dikmen’den Kızılay’a yaya yürüyorken, Diyarbakır’da ise, “Türkçe yazdığı için asimilasyona katkıda bulunan bir haindir o,”diyenlerle boğuşuyorduk; şimdiyse Diyarbakır’da Ahmed Arif aleyhinde tek söz ederseniz döverler sizi…

        Sağlığında Diyarbakır'a gelemedi; ölümünden sonra anı şehirde heykelini diktiler, bir de müze yaptılar...Yine aynı günlerde Ece Ayhan’ın Çanakkale’de bir çorba parasına muhtaç yaşadığını ya da Can Yücel’in çok içip bir iş hanının kapısında, bir çöplüğün yanında nasıl sızıp sahaba dek kaldığını ve daha pek çok şeyi alaysı kahkahalarla anlatıyorlardı; Diyarbakır’dan İstanbul’a gelip gidişlerimde şair arkadaşlarımdan duyuyordum bunları…Şimdi yazılarında, şiirlerinde salavat gibi ondan alıntılarla... Behçet Aysan’ın Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü’nü kazanan “Eylül”adlı şiir kitabını basacak bir yayınevi sorup soruşturmuştuk 1991’de.O yıllar sözbirliği etmişçesine bütün yayınevleri “basamayız” demişlerdi ya, bugün aynı şiirler Türkiye’nin en iyi yayınevlerince basılıyor.Behçet'in kitaplarını birer gelin gibi görmesi için Sivas’ta barbarca yakılması mı gerekirdi?O şiirleri, aynı şiirler değil miydi? 
Bir gün Ankara Kızılay’da çömelip bir duvara yaslanmış karikatürist dostum Asaf Koçak’la son karşılaşmamda:”Bir çay içecek param yoktu, Engürü’ye(Kızılay'da Nihat Genç'in filan da sık oturduğu bir kahve) giremedim.Yahu Yılmaz, tanıdığın bir Kürt işadamı filan yok mu bir iki karikatür satsak.Olm, resmen açlık çekiyoruz,”demişti; sonra onu da Sıvas’ta diri diri yaktılar.Ölümünden sonra anısına ödül konuldu…  
  Necati Cumalı, ağır hastaydı; çıkıp söz eden olur diye her gün TV haberlerine bakıyordum.Sonra bir kanalda kısaca ölüm haberini  öğrendim.Aradan yıllar geçti.Geçenlerde bir televizyon kanalında, “Viran Dağlar” adlı yapıtının bir ortak proje kapsamında (Alman, Fransız, İtalyan ve Yunan ortak yapımı olarak) çekildiğini uzun uzadıya anlatıyorlardı.Türkiye, bırakın bu ortak projeye katılmayı, konuyla ilgili öneriye bir yanıt bile vermemişti ..
Ahmet Kaya'nın son olarak Levent'te oturduğu ev kiraydı; bir ceep almıştı; sanki özel uçak almış gibi tepkiler yağdırıyorlardı."Un toptancısının, halı tüccarının bile böyle bir arabası var.Lanet olsun yirmi yıldır şarkı söylüyorum, bir araba için tefe koydular bizi gözüm!"diyordu.O arabaya da bir yıldan fazla binemedi.Daha önceki yıllarda stüdyo çalışmaları için hep taksiyle gidip gelirdi."Kum gibi" adlı şarkısını stüdyoda okuduktan sonra stüdyo çıkışı birlikte evine dönerken, bir taksi şöförünün:"Abey, sen tabancasını helada unutan o adam deel misin?" diye kahkahalarla güldüğünü unutmuyorum, örneğin.O zaman da sormuştum, on yıl sonra yine soruyorum:Onun kendine ait bir araçla evine gidip dönmesinde çok görülecek ne vardı ki?
Ne ikinci dünya savaşı yılları ne 40 kuşağının yaşadıkları değil bu yazdıklarım, son on ila  on beş yılda benim tanık olduklarımdan kısa kesitler sadece.Şimdiyse nasıl anıldıklarına, nasıl sevildiklerine baktığımda şaşırıp kalıyorum... Yaşarken, onların kişiliklerinin, hayata ve insana kattıkları değerlerin, yetenek ve cüretlerinin hiçbir önemi yoktur... Siz, sanatçının, yazarın, aydının dirisini değil, ölüsünü seversiniz...Onları, eğer ölürlerse, ille de ölülerse severdiniz; böyle hastalıklı, böyle yalan mı sizin sevgileriniz?Siz ölüleri seversiniz; çünkü ölüler, mangalar, düzineler halinde düşünen ve irili ufaklı lobilerin parsellediği bu cemaat kültüründe bazen farkında bile olmadan kutsadığınız bazı köhne değerleri eleştiremezler…
Siz ölüleri seversiniz; çünkü artık onların siluetleri, anıları  geçmiş zamanlarda kalmıştır.Artık hiçbir statükoyu yıkamaz, hiçbir kurumu eleştiremez; mezhepleriniz, sanat ve siyasal anlayışlarınız, dernekleriniz, partileriniz ve gazeteleriniz hakkında hiçbir şey konuşamazlar.
Siz ölüleri seversiniz; öldüklerinde onları övgüyle anabilir, hatta anılarına ödül bile koyabilirsiniz…Oluşturdukları imgeler, partinizin, kurumunuzun prestijini de pekiştirir; nasılsa hiç biri mezarlarından kalkıp itiraz da etmeyecektir...
Siz ölüleri seversiniz; yaşarlerken, bir dönem onlara ağız dolusu küfredenlerin, anılarına düzenlenen panellere katılımcı olmalarının ikiyüzlülüğünün farkında bile değilsinizdir.Nasılsa belleksiz, balık hafızalı bir toplumunda yaşıyoruzdur, nasılsa herkes kimin dün, nerede, ne dediğini, ne yazdığını hiç hatırlamıyordur...
Siz ölüleri seversiniz; bilirsiniz ki ölüler, onları övgüyle anan kurumlar hakkında hiçbir şey konuşamaz ve övgülerimizi boşa çıkaracak hiçbir davranışta bulunamazlar.Belki bu yüzden onları ancak ölü halde, ölesiye seversiniz…
Örneğin, şimdi yargılanma ve mahkumiyet haberlerine medya lağımının bir anlamda yasak koyduğu, çoğu zaman düşüncelerini ifade olanağı bulamayan ve kişiliğiyle, bilgeliğiyle bir aydın, bir cüret figürü olarak restlerini bu sistemin ortasına fırlatan Fikret Başkaya’nın da, belki çok değil, on ila on beş yıl sonra büstünü dikip ağlayacaksınızdır.
      Tıpkı sağlığında varlığını bile fark etmediğiniz Hrant Dink gibi...
Saydığım isimlerin pek çoğu dostlarımdı; yaşadıkları yıllarda onların yazgılarına tanıklık ettim.Şimdiyse yere göğe sığdırılamayışlarını burkularak izliyorum...  
Yukarıdaki örnekleri Nazım Hikmet'ten Sabahattin Ali'ye, Ruhi Su’ dan, Asım Bezirci’ye onlarca aziz insanın anısıyla bu örnekleri çoğaltmak mümkün.Şair Süleyman Nazif ne güzel söylemiştir:
”Sağlığında nice ehli hünerin/ Bir tutam tuz da yoktur aşında/ Önce öldürürler onu açlıktan/ Sonra türbe yaptırırlar başında…”