Artık hiçbir şey eskisi gibi olmamalı- Murathan Mungan

Goethe'nin ünlü sözü: Tarihi anlamayan onu bir daha yaşamak zorundadır.
Bizim ''milli tarih''anlayışımız : Tarih tekerrürden ibarettir
Çünkü ; anlamadığımız tarihi, tekrar tekrar yaşamak zorunda kalmayı, tarih sanıyoruz. Günlerdir, Türkiye'nin nasıl 1. dereceden deprem kuşağında olduğu ve geçmişte yaşadığı felaketler konuşuluyor. Ama bunların sonucunda, kazanılmış deneyimlerden, alınan önlemlerden, çıkarılan derslerden söz edilemiyor. Çünkü böyle bir şey yok. Çünkü biz Türk'üz. Normalde bize bir şey olmaz. Olduğundaysa, açıklamaları Allah'ın takdirine havale ediyoruz. İstanbul gibi dört mevsimi birden dolu dolu yaşayan bir şehirde hálá gökten iki kova su döküldüğünde, neden bütün trafik tıkanıyor, sular akmıyor, elektrikler kesiliyor ve şehir felç oluyorsa, insanlar depremlerde de aynı nedenlerle ölüyorlar. Tüpgaz patlamalarında, şofben zehirlenmelerinde, trafik kazalarında nasıl ölüyorlarsa öyle ölüyorlar. Yıllardır hayatı ve devleti ancak haftalık programlarla ve parti çıkarlarıyla örgütleyen, hükümet devamlılığını, devletin devamlılığının önüne koyan bir anlayışla yönetildikleri için ölüyorlar. Çünkü, bir ülkede değil, bir gecekonduda yaşıyorlar. Günübirlik yaşayan göçebe toplumların refleksleri ve

 alışkanlıklarını kıramadığı için, hálá yerleşik kent toplum modellerine geçemeyen, her şeyin çok pahalı, insanın çok ucuz olduğu bir memlekette yaşadıkları için ölüyorlar. Açgözlülüğün, kısa zamanda para kazanma hırsının, haksız rekabetin, rüşvetin değer ve erdem olduğu bir ortamda, her on yılda bir yaratılan türedi zenginler, kapkaççı müteahhitler, demir ve çimento soyguncularıyla bir ülke değil, Edirne'den Ardahan'a koskoca bir gecekondu inşa ettik. Yer, gök sarsılıyor, ama bize bir şey olmuyor. Hiçbir deprem, cehaletimizi, sorumsuzluğumuzu, kaytarmacılığımızı, rüşvet ve yolsuzluk üzerine inşa ettiğimiz yönetimlerimizi sarsmıyor. Bize bir şey olmuyor. Bize hiçbir deprem hiçbir şey yapamıyor. Ne Susurluk gibi toplumsal depremler, ne doğal afetler, ne on küsur yıldır ‘‘takma adla’’ sürdürülen bir iç savaş bize hiçbir şey yapamıyor. Sahi ne kadarımızı deprem öldürdü? Ne kadarını yer kabuğunun kendinde biriken gerilim enerjisini serbest bırakmasıyla, ne kadarını particilik, adam kayırmacılık, hatalı yapılaşma, çarpık kentleşme, rüşvet ve yolsuzluk, imar ve iskán kanunu öldürdü? Bütün bu yaşananları ‘‘vatan-millet-Sakarya edebiyatı’’ yapmadan, parlak, hamasi sözlerin ardına saklanmadan, açıkça ve dürüstçe bütün sorumlulukları üstlenerek konuşmayı başaramadan artık hiçbir yara sarılamaz. Yaralar yalanla sarılmaz. Kürt realitesini 30.000 ölü karşılığında ancak kabul eden devlet, deprem realitesini kaç ölü karşılığında kabul edecek? Neden kurban ya da şehit vermeden hiçbir şey öğrenemiyoruz hayattan, çağdan, tabiattan? Bizler bu ülkede tesadüfen yaşıyor ve tesadüfen ölüyoruz. Ölenler, modern bir devlette ‘‘yurttaş’’ oldukları için değil, derin devlette ‘‘kul’’ oldukları için öldüler. Onlara olan borcumuzu, arkası diğerleri kadar kuvvetli olmayan birkaç müteahhidi, linç figürü olarak kitle histerisine kurban vererek günahlarımızı ödeyemeyiz. Bütün sistemi sorgulamadan yapılan üstünkörü hesaplaşmalar, kimi ‘‘güçlü suçluları’’ gözlerden sakladığı gibi, yenilerinin de ortaya çıkmasını engellemez. Bu depremden sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmamalı. Kendi aczi, basiretsizliği, hazırlıksızlığı karşısında egosu örselenmiş, gururu incinmiş devlet, umarım çığ gibi büyüyen sivil toplum hareketlerine, bir ihtilal provası gözüyle bakıp, sindirmeye, bastırmaya çalışmaz. Umarım, Türkiye 10 yıl sonra çoğu ülkücü kökenli Körfez Depremi zenginleriyle tanışmak zorunda kalmaz. İnsanlığın bütün tarihi, aynı zamanda tabiat karşısında kazandığı zaferlerin de tarihidir. Akarsuyun üzerine kurduğu barajla elektrik elde eden insanoğlu, tabiat karşısındaki çaresizliğini teknolojiyle aşmaya çalışmıştır. Ama Türkiye'deki çaresizlik, ne yazık ki, yalnızca tabiat karşısında değil, devlet karşısında da yaşanıyor. Bu yüzden, bugün göçük altında kalan aslında derin devlettir. Doğayı örgütlemek, çeteleri örgütlemekten, kumarhane ve uyuşturucu mafyalarıyla yarışmaktan daha güçtür tabii. Olmaması gereken yerde olan devlet, günü geldiğinde olması gereken yerde olamaz elbet. Hepimiz görüyoruz. Bütün deprem bölgelerinden feryatlar yükseliyor. Devlet burada yok! Nerede bu devlet? Depremin kaldırılan enkazı, geçmişin pisliklerinin üzerini örtmede kullanılmaması için ciddi bir sivil toplum örgütlenmesine gitmekte, ciddi bir yurttaşlık sorumluluğuyla bütün bu süreci sıkı biçimde takibe almakta, geleceğimiz için sonsuz yarar var. Bu sefer de bir şey öğrenemezsek, sanki hiçbir zaman bir şey öğrenemeyecekmişiz gibi geliyor bana. Altımız çürük, deniyor. Sadece altımız değil, üstümüz de çürük. Memleketi bir göçük haline getirenler, yıllardır kendi yarattıkları enkazın üstünde, aynı sorumsuzlukla oturdukları için dağ taş alarm veriyor. Faili meçhul cinayetlerin failleriyle, doğal bir afeti, doğal olmayan toplu bir kıyıma dönüştüren sistemi işleten zihniyetin sahipleri aynı. Bu sefer olsun, bütün bu acıları, marazi bir içlenmeye, hastalıklı bir duygusallığa, çözümsüz yakınmalara, ucuz siyasi propaganda malzemesine dönüştürmeden, bütün hatalarımızı ve sorumluluklarımızı üstlenerek, serinkanlı değerlendirmelerle kalıcı çözümler üreterek aşmaya çalışalım. Ölenlere borcumuzu ancak böyle ödeyebiliriz. Goethe'nin sözünü anmam boşuna değil. Günlerdir hepimizin canını yakan depremin acılı görüntüleri herkesin gözleri önünde zaten, ama asıl fotoğraflarda görünmeyenleri görelim. Toplumsal sismograflar ancak o zaman bize sistemin çatlakları konusunda temel sorular sordurtabilir ve temel önlemlere, çözümlere yönlendirebilir. Bu depremden sonra artık hiçbir şey eskisi gibi olmamalı. Ölenler, modern bir devlette ‘‘yurttaş’’ oldukları için değil, derin devlette ‘‘kul’’ oldukları için öldüler. Onlara olan borcumuzu, arkası diğerleri kadar kuvvetli olmayan birkaç müteahhidi, linç figürü olarak kitle histerisine kurban vererek günahlarımızı ödeyemeyiz. Bütün sistemi sorgulamadan yapılan üstünkörü hesaplaşmalar, kimi ‘‘güçlü suçluları’’ gözlerden sakladığı gibi, yenilerinin de ortaya çıkmasını engellemez.


 29 Ağustos 1999 / Murathan Mungan