Acının şahdamarına düşerken kalbim / İçinde insan ağlayan bir göz gördüm - Yelda Karataş

Kîngê dilê min dikete şahdemarê janê /Min çavek dît ku tê de mirovek digîre

Şahdamar/Şahdemar'dan ''ÖNSÖZYERİNE'' 

Sanatın, şiirin yalan söylediğinde ısrarlı Platon’a inanamıyorum.
Gerçeğin bile yalanla beslendiği çağımızda bir tek sanatın dili, tıpkı dostluğun gönlü gibi, yalansız ve gerçek duruyor, insan hakkında bilinmedik gerçeklerin kapısını hep aralayarak.

Şiir ölürse edebiyat ölür diyen haklıdır.
Kelime şiirin hamurudur; onunla varılır ruhun gerçeğine ve ruhun gerçeklik karşısındaki tutumuna.

Binlerce görüntü, ses, koku, dokunuşla esir alınmış ve kuşatılmış çağdaş insan; ‘mutlu aşk yoktur’ gerçeği ile karşı karşıyadır.
Oysa biliyoruz ki Aborjinler, timsahlarla aynı suda yıkanıyor. Farklılığın kabulü bile değildir bu. Doğanın kardeşliğidir. Ne acı ki
çağımızın bizi nasıl bir insana dönüştürdüğünün aynasıdır aynı zamanda.
İleriye giden tarih tekerleğini geri döndüremeyiz. Geçmişe özlem, su değirmenlerinin sesini getiremeyecek. Ama hiç olmazsa üzerimize giydiğimiz bu kanlı elbisenin en yakınımızdakini bile bize her gün düşman ettiğini bilelim.
Yalnızlığın kuyusundan seslenen 5. Senfoni kalbimizin kulaklarını açsın.
Bilelim ki dünya denen bu toprakta tek bir kimliğimiz var kimlik denebilirse buna: İnsan.
Böyle adlandırdık kendimizi bir tek karıncaya sormadan.
Birbirimizin gözlerine bakıp, ilk sözü; o şiiri gökyüzüne söylediğimizden beri varoluşumuzu gerçekleştirmeye, anlamlandırmaya ve bu anlamın değerini bulmaya çalışıyoruz
Ölümün karşısına dikebileceğimiz tek şey, bugün nerede olduğunu unuttuğumuz sevgimizdir.
İçi boşaltılmış sözcüklerin dünyasında, özgürlük, eşitlik, kardeşlik gibi kavramların içini gün ışığına çıkarmaya çalışıyor şairler. Ama kimin umuru, benzin savaşlarına dalan dünyada, sanat da tüketim aracı olmaya mahkum.
Onun nasibi bambaşka oysa.
Bu zengin coğrafyada, Anadolu denen bu topraklarda, şiirin dili çok güçlüdür, derin ve büyüktür.
Her dilde kardeşliğin sesidir çünkü. Şiir insanları ayırmak için değil, birleştirmek için vardır.
Bugün, bu toprağın çocukları olarak, papatyalar kanla sulansın istemiyor şairler.
Diller dillere karışsın, insan kendini insandan sorumlu görsün; tıpkı Yunus gibi dost mekanına eğri dal getirmesin istiyor. Dillerin kardeşliği bu topraklarda yaşamış tüm insanların kardeşliğidir. Öldürmek, ne adına olursa olsun insanoğlunun öğünebileceği bir eylemi olamaz. Timsahların bile bunu hissettiği, dostluğun ten kokusunu aldığı evrende, ellerimizi şiirlerimiz gibi birleştirmekten başka çaremiz yoktur.
Şiirlerimi Kürtçe’ye çevirerek, bana, aynı toprakta ulaşabileceğim farklı bir dilin o güzelim kapısını açan Sayın Kemal Burkay’a teşekkür ederim.
Mezopotamya’nın unutulmaz renklerini fotoğraflayıp, kitap kapağı olarak armağan eden Sevgili Durzan Cirano’ya da müteşekkirim. Kitabı basmaya değer bulan ve gönül emeğini esirgemeksizin sunan Sevgili Kamer Beysülen’e de. Kitabımızı basan yayınevine, dizgicilere, matbaaya, taşıyıcılara… şiirlerimizi okuyucuya ulaştıran herkese teşekkür ederim. Bu kitap hakkında ‘eleştiri’ yapacak olanlara da..
Farklı dillerdeki adlarımızın, kardeşliğin sesiyle birleşerek birbirini bütünlediği bu dünyada, Anadilime; Türkçe’ye duyduğum saygı, bana bütün dillerin saygın olduğunu öğretiyor.
Bu kitabı, bütün dillere, varlığımın anlamının dirim sevgisi olduğunu söyleyen her dildeki bütün sözcüklere armağan ediyorum.
Öldürmek sözcüğünün bir gün bütün dillerde unutulacağına inanarak.



Yelda Karataş 
Ağustos 2008, Gümüşlük