Uçurtması Piç Olan Çocuklar - Zeliha Yurdaer

“Bir insanı sevmekle başlar her şey” demiş ya yazar.İnsanların birbirini anlamadığı, anlamak için çaba sarfetmediği, düşüncelerin ifade edilmesinden korkulduğu, zihinlerin dört duvar arasına hapsedildiği dünyada, birbirinin kuyusunu kazıp, diğerinin düşüşüyle ayağa kalkan, diğerinin başarısızlığıyla kendi egosunu tatmin eden insanları sevmek gittikçe zorlaşıyor, insan üstü bir meleke haline geliyorsa…
Diyorum ki;Bir çocuğu anlamakla temizlenir kirli eller, pörsümüş zihinler aydınlanır bir çocuğun gülüşüyle.
Ve bir çocuğun gözünden daracık dünyamıza bakalım kısa bir süreliğine de olsa. “Büyük”lükten azad edelim kendimizi kısa bir süre. “Barış” olalım.

Barış; bir küçük çocuk, çocukluğundan uzak.
Barış; bir erkek çocuğu, cezaevi kadınları arasında büyüyen.
Küçücük dünyasında kıskançlığı, kötülüğü anlamayan, insana saf, çıkarsız sevgiyi hatırlatan masumiyetiyle, anne-babasının suçunun bedelini, dağları, çayırları, ufukları görmeden dört duvar arasında büyüyerek ödeyen bir çocuk Barış…
Adı umut dolu olsa da isminin anlamı sözlükte kalmış Barış’ın. Cezaevinde gönülden bağlı olduğu dostu İnci’nin dediği gibi :
“Adının anlamı dünyayı kucaklasa taşta büyümezdi Barış”…
Başrollerini Nur Sürer, Ozan Bilen’in paylaştığı, Feride Çiçekoğlu’nun aynı adlı romanından uyarlanan, Tunç Başaran imzalı 1989 yapımı film, o döneme damgasını vurdu ve yurt içi ve yurt dışı film festivallerinde farklı alanlarda ödüller aldı.
Annesinin suçu nedeniyle cezaevinde doğan, koğuştaki kadınlarla büyüyen Barış’ın gözünden suçu, insanı, sevgiyi anlatır bize Başaran. Çocukça bir umudu, insanlara karşılık beklemeden çıkarsız bir bağlılıkla sürdürülen sevgiyi anlattı Barış’ın diliyle.
Her biri farklı nedenlerle dört duvar arasına düşen kadınları tanıdı Barış. Düşündüğünü söylediği, okuduğu üstüne üstlük yazma haddinde bulunduğu için girenleri, kocasını öldürenler, birilerini yaralayanları, hayat kadınlarını tanıdı. İçlerinde en çok, ona dost olan İnci’yi sevdi. İnci, Barış’ın en yakını oldu kapalı kapılar içinde. Ağladığında annesi, güldüğünde arkadaşı oldu. Kitapları sevdirdi ona konuşamadığı çocuklar yerine. Görmediği dünyadan kirlenmemiş hikayeler anlattı. Bahçeye bir uçurtma çizdi ve söz verdi uçacağına. Tüm yasaklamalara, engellere rağmen uçtuğunu düşlediler beraberce. Peşinden bağırarak koşturamamanın, uçurtma uçuramamanın verdiği iç acıtan yarasını bastırarak.
Güneşin selamını getirdi Barış’a.“Güneş, her akşam gün batımını göremeyenler için kuşlarla el sallar” diyerek bir anlam yükledi kuşlara Barış’ın zihninde.
Barış, burada çocuk aklına sığdıramasa da nefreti, kalleşçe kurulan tuzakları, kıskançlığı, yalanı ve iftirayı da gördü. Ama “çocuk” oldu yine de.
İnci’ye de “ kuş kanadına binip çayırlara gitmeyi, küçücük avluda düşsel uçurtmayı öğretti ve dünyanın çirkinliklerini görebildikleri minik gökyüzünde dağıttı”.
İnci’nin cezası bitip ayrılmasından sonra günlerce bir uçurtma olarak dönmesini bekledi onun. Söz vermişti…Döndü. Avludaki uçurtma için “ nasıl uçacak, uçmuyor” dediğinde “uçacak “ demişti İnci. Dediği gibi de olmuştu. Uçmuştu. Ve kimse vuramamıştı…
Nur Sürer , Ozan Bilen ve diğer oyuncuların gerçekçi, samimi performanslarıyla, senaryosu, müziğiyle “uçurtmayı vurmasınlar” Tunç Başaran’ın sinemamıza armağan ettiği başyapıtlardandır.
Yıllardan beri ne kadar izlesek de bıkmamamızın nedeni, Barış’ın dünyasında kaybettiğimiz masumiyetimizi bulmamız, yitirdiğimiz temizliği anımsamamız mıdır?
Biraz daha uzatalım mı Barış olmayı o halde?
Uçurtma çizelim avlumuza, sokaklara.
Güvenelim insanlara. İftirayı, yalanı, hırsızlığı bilsek de adımız gibi, bilmezlikten gelelim, Barış olalım. Kuşlara el sallayalım, güneşle haber yollayalım sevdiklerimize. Umudumuzu kaybetmeyelim bir süre daha. Biraz daha masum olalım.
Çünkü “biz büyüyünce kirlendi dünya”…