'' 38-Sahipsiz Çığlıklar'' IŞIĞIN SESİ FOTOĞRAF SERGİSİ

 
Düşler ve insan, düşlerin sınırı ve insanın vizyonu arasındaki bağıntı! Herşeye elbise giydirmeyi severiz, kendimize, etrafımızdakilere, nesneler vs vs.İlla sınırları olmalı, belirli bir hacme sığmalı, önü ve arkası belirlenmeli! Aslında bu sınırlar; bizim farkında olmadan kendimiz için oluşturduğumuz bir hücredir. Peki düşler! Düşlerimize neden elbise giydiririz? Neden düşlerimiz realitemizle paralel olmak zorunda?
Çünkü vizyonumuzun sınırı vardır, belirli sınırlar arasına hapsedilmiştir. Vücuduma, kişiliğime, şeklime, inancıma, ırkıma bir sınır belirleyebilirsiniz ama düşlerime sınır çizmenize izin vermeyeceğim. Hep olmazı, en olmazı istemeye devam edeceğim. Hamile bir kadın gibi zemheri ayında sizden hiç olmadık sebzeyi, meyveyi isteyeceğim. Çünkü düşlerime hamileyim… Güzel bir geleceğe, birbirimizi kucaklayacağımız günlere gebeyim. Söylesenize, birbirimize bile böylesine düşmanca yaklaşırsak, nasıl başkalarını kucaklayacağız? Nasıl Bahtımıza sığınan insanları milliyetine, inancına, diline göre sınıflandırmadan hepsine kucağımızı açacağız? Nasıl haksızlığa uğrayan tüm Dünya Halklarını kendimizdenmiş gibi kabulleneceğiz? “Bebexten” olmaktan nasıl kurtulacağız? Geceleri başıma yastığa koyarken nenemin anlattığı masal kahramanlarını çağıracağım ve düşlerimde onlarla sohbet edeceğim, dokunacağım, seveceğim, korkacağım. Kocaman siyah yılanlar olacak yine rüyamda ve ben onların bana sarılışını korkmadan yaşayacağım, ya da haykırarak uyanacağım ve yanımdaki insanın ruhuna sarılacağım o yılan gibi… Dedim ya hepinizin ezberini bozacağım, hatta sistemlerin ve çizilmiş sınırların ezberini bozacağım! Mile Xori, Mirz, Dilo Sül, Sey Rıza, Alişer ve diğerlerini göreceğim yine, onlarla sohbet edeceğim dağların en yücesinde. Sonra kendime sarılacağım, kendi tenimi okşayacağım ve hatta kendimle sevişeceğim, sessizliğimin çığlıklarını kanat edeceğim düşlerime. “Buyere Gölü”nden bembeyaz bir at çıkacak damlalar yelelerinden dökülürken, kartallar ve güvercinler aynı anda havalanacak, birlikte semah dönecekler. Kurt ile kuzu yine Haydar’ın merasında birlikte otlayacaklar, kayalar parçalanacak, Munzur içine girecek ve süt gibi kültür fışkıracak oradan. Olmayacağa gebeyim, o nedenle olmayacakları isteyeceğim sizden, zemherinin en soğuk en karanlık
anında güneşi isteyeceğim sizden
10-11-12 Mart Tarihinde 50 fotoğraflık “MUNZUR BABA'danNOEL BABA'ya” IŞIĞIN SESİ isimli fotoğraf sergisi acılacakdır..
  Bu sergide emeği olan (DEMRE) Antalyalı fotoğrafçı dostlarıma bana kattıkları için sonsuz teşekkürler. Hangisinden bahsetsem bilemiyorum, hepsi de yüreğimde en güzel renkleri ile parlayan birer ışık, aydınlık. Hayatımda yer alan bu güzel insanlara teşekkür ederim. Bu 50 fotoğraflık sergiden elde edilen gelirin hepsi arkadaşlarımın da onayı ile bir ağaçlandırma çalışmasında kullanılacak. “38-Sahipsiz çığlıklar” adı ile Dersim de YAKILAN ormanlardan birinin yerine bu çalışma başlatılacak. Buna en uygun yer ise atalarımın toprağı da olan Ovacık-Pülümür sınırında bir yer belirledim. Tüm aile bireylerimin onayı ile bu toprakları ağaçlandırma için “38-sahipsiz çığlıklar” adı ile tüm sahipsiz çığlıklara ithaf edeceğiz. Her ağaç geçmiş kültürümüzde olduğu gibi bir insanın ruhunu temsil edecek, Dersim ve İnsanlık onuru için savaşan birer savaşçı olarak, Dünya’ya temiz bir nefes katacak, kirlenmişlikle savaşacak. Fotoğraf Sergisi öncelikle Antalya-Demre’de sergilenecek. Sonra sırasıyla Antalya-Erzincan-Dersim olarak son bulacak. Sanırım Munzur festivalinde Dersimde sergilenmiş olacak. “Noel Baba’dan-Munzur Baba’ya” IŞIĞIN SESİ adlı bu sergi farklı ırklar, kültürler, renkler, inançlar arasında köprü olabilir mi bilemiyorum. Bu ağaçlandırmanın oluşumunu gerçekleştirebilir miyim? Onu da bilmiyorum. Bildiğim şey ben başlayacağım ve umarım ileride çocuklarım-çocuklarımız bir gün bu eylemi tamamlar. Hani diyorum düş kurmaya başlamışken, bu ağaçlığın kenarında birde okul olsa, hani yazları çocuklarımızın gidip kendi dilleri ve felsefeleri ile kucaklaşabilecekleri bir yuva. Bilim insanları, sanatçılar, yazarlar ve tüm aydınlar orada misafirimiz olsa ve bu süreçte yüreklerindeki güzellikleri o çocuklara aktarsa. Çocuklar orada ağaç dikse burası bir ormana dönüşse, hayvanlarla ilgilenseler, kendi sütlerini, buğdaylarını, ihtiyaçlarını karşılasalar, hem bedenlerini hem de bu öğretilerle ruhlarını doyursalar. Yaşlılarımız huzur evi köşelerinde sürüneceğine, son günlerini acı ve özlemle geçireceğine kendi topraklarında tam da bu okullarda yaşasa, her sabah kalkıp güneşe elini açsa, toprağı kucaklayıp yüzüne sürse, geceleri ellerini aya açıp dua etse… Babiko (şir), Haşıl, Qawut vs vs vs yemekler yapsalar ve bunların yapılışını genç kuşaklara aktarsalar, sadece kendi dillerini konuşsalar… hani diyorum, kafalarında yine gümüş paraların şen şakrak sesi etrafa yayılsa, mavi dövmeler arasında insanın ruhu gezinse, kartal-yılan fark etmez ellerinin üzerinde desen desen dövmeler olsa. Rengarenk kuşakları ve onlardan sallanan rüzgarda raks eden püsküller olsa. Hani diyorum üst üste eteklikler giyseler, akşamlar ateş yakılsa ve ateşe sırt dönülmese, yine tanrının çocuğu olarak kabul edilse, ağızlar tülbentle kapatılsa bir damla tükürüğün ateşi kirletilmesinden korkulsa, suya, havaya, toprağa yine Dewres denilse ve bu Dewresler yüreğimizde semah tutsa… Ateşin karşısında yalansız, iftirasız, küfürsüz sıcacık masallar anlatılsa, çocukların göz kapakları kapansa ve bir insan kucağında yatağına taşınsa, masalına düşlerinde devam etse. Hem çocuklarımız yani aslında atalarımız kurtulsa hem de yaşlılarımız yani çocuklarımız kendi topraklarında “sürgünsüz” bedenlerini gölgelerinden mahrum etmeden sonsuzluğa uğurlansa. Bu gün de düşlerime kimse kilit vuramayacak, bunlar benim düşlerim ve kimbilir bir gün gerçekleşir. Belki de ilk tohumu bu fotoğraf sergisi ile gerçekleştireceğim ve o tohumdan binlerce yıllık çınarlar üreteceğim. Sizce hayal mi, hiç mi gerçekleşmez? Oysa enerjilerimizine kadarda boş işlere harcadık, birbirimizi hırpaladık, öbürü ve ben kavramları arasında nasıl da kirlettik. Kendimize dönme zamanımız gelmedi mi sizce? Yoksa benim düşüm olarak benle birlikte ölecek mi?
Remzi Aydın