Sahipsiz Çığlıklar ''Roê Dersim'' / Remzi Aydın

Remzi Aydın’ın yeni kitabı Sahipsiz Çığlıklar (Roê Dersim) Kibele Yayınları tarafından yayınlandı...

"Sahipsiz çığlıklar", bilinçaltımıza bir hattat ustalığı ile kazınmış önyargıların bizi nasıl insanlıktan çıkardığını anlatan bir roman. Ruhumuza giysi olan ten rengimiz, inancımıza giysi olan dinimiz, duygularımıza giysi olan dilimiz bizi ne üstün, ne de köle yapacak semboller olmadığı gibi bunları seçmekte elimizde değildir.

Baskı, yok sayma, öfke, ötekileştirme, nefret ve kanın insanlığa verdiği zararı Dersim de yaşananlar üzerinden farklı bir gözle görmemizi sağlayan bu roman birbirimizi anlamamızı ve tanımamızı da mümkün kılan bir yapıttır. Anlatılanlar Dersim in ruhu (Roé Dersim) olduğu gibi aynı zamanda Dersim de yaşananların da kısa bir tarihidir...
İşte kitabın önsözü:
Elimdeki ham kayanın ruhunu görmeme rağmen, onu nasıl yontacağımı bilemedim. Tam da oluyor derken birde bakıyordum, bir yerleri eksik ya da orantısız. İşte o anlarda ruhundaki ve yüreğindeki çerağ ile Gizem Ersoy karşıma çıktı. Bu çerağ yolumu aydınlattı ve bazı olayları daha net görmemi sağladı ve hatta kendimle olan bir savaşımı sonuçlandırdı. Teşekkürler ederim güzel insan, seni tanımak beni onurlandırdı.
Ayrıca bana ışık tutan diğer öğe; Dersim’in kadim öğretilerinden bana ulaşan bilgilerdi. Gizem’in bilgileri; kah bir kayada, kah suskun bir yürekte, kah bir kardelenin yeni açmış tomurcuğunda, kah cemredeydi. Ve hep şöyle seslendi, “aradığın şey Gizemdir ve bulmak için beni araştırman, bulman ve sırrıma ermen gerekiyor.” Öyle bir toprağı ve coğrafyayı yazmak, Gizemi tanımadan olası değildi. Çünkü bu toprağın her karışında kan, acı ve sahipsiz çığlıklar vardı. Aynı zamanda bu topraklarda EVRENSEL BARIŞIN KADİM ÖĞRETİLERİ DE gizliydi. İşte bu Felsefe, sömüren güçler tarafından keşfedildiği için bu coğrafya topraklarına kan tohumları ekildi. Bu kan ve acı; bugünün değil, geleceğin değil, yüzyıllarca geçmişin içinde çivi gibi çakılıydı. Ve bu coğrafyada Gizemin sırrına ermek istiyorsam; bu çivili yolda yürümeyi göze almam gerekirdi, öyle de yaptım. Belki de vücudumun bir çok yerinde gizli ama canımı acıtan onlarca çivi yarası gömülü kaldı. Bu hüzünlü toprağın gizemine aşık oldum, bu kadim sırrın ardı sıra güneşe yolculuk yaptım. Bu kadim sır; hâr oldu ruhumu yaktı, kardelen oldu boynunu büktü, dağ oldu yukarıdan baktı, toprak oldu saygıyla eğildi ve ben her an onunlaydım. Ana hitin göğüslerinden akan sütü damla damla içtim, beslendim. Buyere’de kartal oldum, güvercinle sohbet ettim. Galo Spe’de ilkbaharın fecrinde hasta çocuklara nehir oldum, şifa oldum. Benden coğrafyama uzanan sevda yolu varmış meğer. Sevda, gizemdir ve keşfedilmeyi bekler.
Evrende, baş eğmeyen, eğilip- bükülmeyen halklar yaşadı. Zamanın mutlak gücü karşısında onurlu mücadelesini, bedeninden daha değerli kabul ederek bu savaşta başını kaybedenler oldu. Bilimsel gelişmelerin hemen hepsi bu sancılı savaşlardan doğdu, filizlendi, büyüdü ve yeni bilimsel gelişmelere gebe kaldı. Ben bu insanları, suya benzetiyorum. Su; en yumuşak maddelerden biri olmasına rağmen, sert kayaları eritebilecek güçtedir. Ve su göremeyenler için cansız beden kabul edilirken bana göre; canlı olup, canlılığını bilincini sürekli haykıran, ilerici bir yapıya sahiptir. Toplumdaki çürümüşlük, sistemin kendini koruma adına insanlara direttiği önyargılar, tıpkı kaya gibidir. Kesintisiz ve sabırla yapılan mücadeleler, bu önyargıları parçalayabilir, tabi bunun içinde bir şeyi göze almanız gerekir; su gibi kendinizi kayalara vurarak parçalayabilmeyi.
Bedrettin, Torlak Kemal, Börklüceli Mustafa, Nesimi, Mansur, Pir Sultan, Seyit Rıza, Fındık Ağa, Hüseyin, Basil, Galile, Che, Kalender Çelebi, Baba İshak, Deniz, Mahir, ibrahim gibi insanlar onurlu bir şekilde, başeğmeden ve dünya nimetlerine sırtlarını dönerek, gerçeklik yolunda ilerlediler.
Resmi rakamlara göre kırkbin, halkın yüreğine işlenmiş olan tarihe göre atmış-yetmiş bin insan katledildi. Kalanlar ise kasırganın önündeki yaprak gibi sürüldü yaban illerine. Dilini, kültürünü, inancını, coğrafyasını, küfürünü, yiyeceğini tanımadıkları coğrafyalarda yaşamak zorunda kaldılar. İlginçtir ki yaşanılan acılar, sürgün yiyen kuşaktan, gelecek kuşağa miras olarak bırakıldı. Bu günün kuşakları bile bu acı ile kıvranmakta, bu acı ile büyümekte. Kısacası yapılan katliam ve sürgünler, ruhlarımızda ve bedenlerimizde hâlâ devam etmekte.
Ve sevgili Mehmet GÜLMEZ (Kırmanciki bölümünü) bu eserin oluşmasında bana büyük katkılarda bulundu. Kendisine okurlarım adına teşekkür ediyorum.
Yüzyıllar boyunca egemen güç tarafından tehlikeli görülen, katliamlarla yok edilmek istenilen, sistemli baskıları hala devam eden, eritilen ve asimilasyon çalışmaları ile özgün yapısı değiştirilen , kaderleri Dersim halkına benzeyen tüm insanlara, adını burada yazmadığım tüm onurlu savaşçılara ithaf ediyorum..