Remzi Aydın : Salyangoz, Bitki Ve İnsan

Bir dostum vardı yıllar yıllar öncesinden. Bir gün heyecanla; Dostum seradaki tüm bitkiler buruşmuş, solmak üzere” dedi. Üniversite içindeki bu seraya beraber gittik ve gördüğüm manzara gerçekten korkunçtu. Tüm bitkiler kendini salmış, yapraklar aşağıya düşmüş, renkleri sararmaya yüz tutmuş. Hani insanın hayata küsüşü var ya, hani eli kolu tutmaz ya, hani küstür ya işte öyle. Üç günlük tüm araştırmalara rağmen bunun nedeni bulunamadı. Nem oranı aynı, su aynı, güneş aynı ama çiçeklerde küs hali devam ediyor ve nedenini kimse anlayamıyor. Üçüncü gün sonunda üniversite asistanlarından biri dostuma gelip bir itirafta bulunuyor. “Hocam çiçeklerin o hale girmelerinden galiba biz sorumluyuz. Çünkü o gece serada salyangoz pişirdik. Kaynar suyun içine attığımız salyangozlar öylesine çığlık atmıştı ki çiçekler solmaya başlamıştı”
Evet işin aslını öğrenmiştik, salyangozlar kaynar suya atılırken her canlı gibi feryat eder. Ve o ses gerçekten “insanın” yüreğine işler, hiç duydunuz mu bilmiyorum? Ben daha sonra bir fabrikada duymuştum o sesi.
Ve çiçekler, nasılda duyarlı, nasılda narin, nasılda duygulu. İnsanlar kadar diyemeyeceğim, çünkü insanlar çiçek olmayı öğrenemedi. Bizler salyangozu severiz, ya kendimize aksesuar yapmak için ya da vitrinimizi süslemek için ha birde son zamanlarda kozmetik olarak oldukça gözde bir krem. Yani yüzümüze sürmeyi de severiz ya da farkında olmadan ayağımızın altında “çıt” sesi ile yok ederiz. Nereden aklıma geldi, evrendeki insan duyarsızlığından, ya da duyarlı gibi gözükerek; dudağımızın kenarına kondurduğumuz sahte maskeden. İnsanlara bakıyorum da herkes hayvan seviyor, çocuk seviyor, kadın seviyor, çiçek seviyor, evren seviyor, evrensel normları seviyor, ezilenleri seviyor… ama dünya her geçen gün ayaklarımızın altında ezilen salyangozun “çıt” sesi ile yankılanıyor. Peki neden daha yaşanılası bir Dünya’ya kavuşamıyoruz. Çünkü biz salyangozu aksesuar olarak, yada yüzümüze maske olarak kullanmayı seviyoruz, yani her şeyimiz gibi sevgilerimizde sahte, ya da sadece aksesuarken değerli. İşte şu aşağıdaki yazı ayağının altında “çıt” sesini duyamayanların bu günki yansıması.

Ey liderler, liderler sofrasında oturan dalkavuklar ve onları hayranlıkla izleyen şakşakçı yalakalar! Tüm mazlumların ahı üzerinizde olsun. Ey efendiler; çıkarlarınıza çanak tutanlar, sizin adınıza silah kuşananlar, silah kuşananları alkışlayanlar, onların bu katliamına haklı gerekçeler bulanlar, ölmüş tüm bebelerin ahı üzerinizde olsun. Tecavüze uğrayarak kirletilen onurların acıları, şehvetiniz için kesilen cinsel organların utancı, uçları kesilmiş memelerden akan; kanlı sütlerin ahları üzerinize olsun.
Siyasal, ekonomik, statü ve aç nefis uğruna; onca çocuğun katledilişi üzerinden payandalanan namussuzlar, söyleyin bana bir bebeğin gözündeki hayat ışığından daha değerli ne olabilir? Küçücük bir kız çocuğunun parçalanmamış hayallerinden ve yağmalanmamış vücudundan daha kıymetli hazine olabilir mi? Bir bebeğin ucu kesilmemiş memeden içeceği ak sütten daha temiz, daha besleyici ne olabilir? Anne ile bebek arasındaki o muhteşem bağdan daha iyi barış olabilir mi?

Ey kan ile servetine servet katan tanımadığım ırkın köpekleri? Hangi anne bebeğine bakarken; bebesini sırf ırkından dolayı besler. Hangi anne oğlunun, kızının acısını mezhebine, rengine göre yüreğinde devşirebilir. Ey katliamcıları alkışlayarak onlara güç veren dalkavuklar, asalaklar hangi çocuk sizin çocuğunuzdan daha değersiz olabilir? Hangi hakla kimin çocuğunun öleceğine karar verebilirsiniz siz. Koltuklarını sağlamlaştırıp tüm gücü elinde bulundurma uğruna; sizi kamplara bölen uşaklara daha ne kadar alkış tutacaksınız. Kendi canını kurtarma uğruna başkasına yalvarırken, sizin çocuklarınızı savaş alanlarına süren liderlerin arkasından daha ne kadar gideceksiniz. Ey körelmiş gözlerin sahipleri, ey kararmış vicdanı yük olarak taşıyan bedenlerin efendileri, ey bilime ve insanlığa sırtını dönen düşmanlığın körelttiği zavallılar, kaç çocuk daha ölmeli sizin savaşınız için. Şehitlik ve kahramanlık masallarına daha ne kadar inanacaksınız? İyi olan her şeyi yağmalayan efendiler neden şehitliğe, kahramanlığa koşmazlar, çocuklarına ve kendilerine neden sonsuz mutluluk olan cenneti istemezler?
Ey bir parça toprak uğruna yüzyıllarca omuz omuza yaşadığı komşusunu katleden insan! Onun dili, inanışı, rengi senin için ne kadar farklılık gösteriyorsa seninki de o derece farklıdır. Bu farklılıklar sana ayrıcalık tanıyıp, bu toprağın efendisi olma hakkı tanırken nasıl oluyor da başkasının hakkına kölelik düşüyor?
Ey toprağa doyamayan aç sefil, zenginlik; sevgidedir, dostluktadır, onurdadır, barıştadır ne zaman öğreneceksin bunu? Zenginlik, kahkahalar atarak farklı renkteki çocukların aynı oyundan aldıkları zevktedir. Zenginlik, tenin tene değişindeki mutlulukta, ten sıcaklığında, arzudadır. Sen bu duyguları bildin mi? Tanıdın mı zavallı yaratık.
Ey bu topraklara adım atmayanlar! Bu topraklar üzerinde tek bir ağaçta emeği olmayanlar! Bu coğrafyanın çocuklarının saçlarını bir kez olsun okşayamayanlar. Tütün kokan bir eli öpmeyenler, nahır kokan bir entarinin omuzlarında niyazı tanımayanlar! Nasıl oluyor da bu coğrafyayı, bu insanları, bu toprağı en çok siz seviyorsunuz? Farklı toprakların sefasını çekerken, cefakâr bu halk adına savaş çığırtkanlığı yapıyorsunuz. Parçalanmış bir çocuğun hayatı üzerinden size barış sunanlar, tecavüz edilmiş bir kadının kirlenmiş ruhu üzerinden size huzur sunanlar, hiç bitmeyen acılar ve hüzünlü hayat üzerinden size güneşi andıran barışı sunanlar; onursuzdur. Onursuzların sunduğu barış ve güneş de onlar kadar onursuzdur. Karanlık kuytuların siyah noktaları olarak “ben güneşim” diye bağıranlar, komşusunu, kendine sığınanları; efendilerine şirin gözükmek için boğazlayanlar, sonra da mallarını yağmalayanlar sizden daha kötü ne olabilir şu evrende.


Duvara sıçramış bir çocuğun kanından daha kötü ne olabilir? Bu kandan sonra hangi barış annenin yüreğinden acıyı söküp atabilir! Ey eline silah alanlar; kullanan olmadıkça silah üretilmez. Ey efendiler adına savaşa giden uşaklar, kul olmadan savaş olmaz.
Ey barışı ve çocukların acılarını dosyalara sıkıştırıp, işlerine gelince raflardan indirip-kaldıran ve pazarlıklarda koz olarak kullanan efendiler, tüm çocukların acıları üzerinize olsun. Cezaevlerinde tek başına, savunmasız, yağmalan bedenlerinin ve ruhlarının ahları üzerinize olsun!
Sen insan olamadıkça, kendi kaderini değiştirmek için mücadele etmedikçe; efendiler yazar senin kaderini ve sen şükretmekle yetinirsin… Ey duvarlar arasına kendini ve hayatını sıkıştıran, hayallerle beslenen zavallı insan, kalk yerinden ve gerçeklerin arasına dal, dal ki gerçeği göresin! Evrende binlerce güzellik ayak altında “çıt” diyerek feryat etmekte!!!