Mikail Aslan - Pervanelik AŞK'dır ve kayıp işaretidir, tekrardan keşfedilmesi lazım!


“Da da zerré mı zerré mı
Çaye insan je Kerém‘i véseno...”

“Ah yüreğim, yüreğim
Neden insan Kerem gibi yanar”
Şu gaz lambası etrafında dönen küçük kelebekleri sordum;
Dedim, ne alık, aptal yaratıklar bunlar, ateşin kül eden gücünü bilmiyorlar mı?...
Dedi: biliyorlar çocuğum, kelebekler alevin yakıcı gücünü seziyor olmalılar elbete. Ama onların bir bildiği daha var: Ömürlerinin göz açıp kapamak kadar kısa olduğunu bilir kelebekler. İşte bu yüzden ışığa yönelirler. Işık, sürüp giden hayatın kaynağıdır. Kısacık ömürleriyle yaşamın o sonsuz kaynağına dokunmak, ondan solumak isterler belki de. Oysa ipekten ince o tül kanatlarıyla ateşe dokundukları yerde tutuşur tenleri; esrik danslarının ortasında sonbulur onlar için hayata anlam veren ne varsa. Bu kendinden vazgeçisin sonrasında onlarsız sürüp gider hayat.
Pervanedir onlar. Per: kanat, Vana: döngü, Divane: beyhude döne duran, deli, kaçık, budala... Neyse, ne!..
Annemin kelebeklerin ışıkla, alevle ilişkişine dair bize anlattığı bir de bir masalı vardı: Masal bu ya, bir gün bir kelebek imkansız bir aşka, karasevdaya tutulur. Ona sevdiği kelebeği, babası olacak zalim kral vermek istemez. Bizimkisi Mecnun olur, çölleri dolanır tutuştuğu sevda ateşiyle kavrulur. Nihayet, onun dillere destan bu halinden haberdar olan Kral: Ona sevdiği kelebeğe kavuşabilmesi için bir şartı olduğunu söyler: Bu şart, o imkansız aşkı daha da imkansız kılar. Bizim divane aşık, Kral’ın emrince güneşe kadar gidecek ve ona ışığı avuçlayıp getirecektir. İşte o gün bugündür kelebek pervane olmuş, ışığın kaynağı neredeyse, oraya kanat çırpar. Ve tam ışığın kaynağına ulaştım dediği yerde, kavrulup dökülür pul pul.
Rivayetler muhtelif!
Bir gün üç Kelebek kendi aralarında muhabbete dalarlar, kelebeklerden biri uzakta bir belirtiye işaret ederek: “Orada göz kamastırıcı bir parıltı var, siz muhabbete devam edin, ben gidip bir bakayım” der. Döndüğünde iki arkadaşı “ne vardı orda” diye sorarlar. “Işık gibi bir şeydi“ der.
Bu sefer diğer kelebek meraklanıp gidiyor. Döndüğünde “ateş gibi bir şeydi kanadım tutuştu tutuşacaktı” der. Bunu duyan uçüncüsü daha bir merak yüklenmiş kanat çırpar ayna yöne. Arkadaşları onu boşuna beklerler. O yakıcı kaynağa yol alan hiçbir kelebek de geri dönemez bir daha!
Per: kanat. Vana: döngü. Alev: alevi!? Ne alakası var şimdi bunun konumuzla, deyip geçecek oluyorum, yine annemin sözleri geliyor aklıma. Ona sorarsanız, zaman önce pirlerin, mansurların cem bağladıkları o eski semahlara, pervane derlerdi eskiler.
Alev, per, döngü tam da bu eskil merasimin ana direkleridir… Tewt (zikir) halinde bedenden çıkan ruhun sonsuz enerjiye dönüşmesi... Damlanın derya ile buluşması...
Derya içinde damla hiç değil mi? Ya derya içinde damla?
“On dört bin yıl gezdim pervanelikde...”
On dört bin yıldır Pervane olup ışığın peşine düşen ve insana dair her şeye merak salan kimdir?
On iki bin öküz derisi üzerine yazılmış pirlerin piri Zerdüşt, Avesta’sının girişinde şöyle yazıyor: “Zerdüşt Dünyaya geldiğinde on iki bin yıl geçmişti“
Zerdüştün yaşadığı zaman MÖ 600, artı 2004 etti 2604
On iki bin yılda geçmiş; zaman etti 14604
“On dört bin yıl gezdim pervanelikte“ diyen kimdir, kayıp işaret midir?
Pervane aşıktır, gözü bir şey görmez. Sadece ateşle buluşmayı hayal eder. Yükü gözüne görünmez, derdi kendisine tatlıdır.
Pervane nin aşkı mükkemmele olan tutkudur, bütün ile buluşma arzusu ve tanrı olma cüretidir. Pervane nin aşkında feda olmak vardır, ki dilimizde de sevgiyi belirten sözlerde hep feda olmak vardır: “ez to ré pervanı bi, ez to ré bımıri, ez gonia xo to ra kéri, ez to ré qurba bi, ez gonia xo bıné nıngoné to ra kéri…vb”
Pervanelik aşktır ve kayıp işaretidir, tekrardan keşfedilmesi lazım!
Her şeye rağmen pervanenin aşkını en iyi anlayanlardanız çünkü halen en çok kendimizi feda eden bizleriz.