Nuri Can : Bireysel kimlik mi? Toplumsal kimlik mi?

“Öyle bir hayat yaşıyorum ki, cenneti de gördüm,cehennemi de öyle bir aşk yaşadım ki,tutkuyu da gördüm,pes etmeyi de. bazıları seyrederken hayatı en önden, kendime bir sahne buldum oynadım. öyle bir rol vermişler ki,okudum okudum anlamadım. kendi kendime konuştum bazen evimde, hem kızdım hem güldüm halime, sonra dedim ki ' söz ver kendine ' denizleri seviyorsan,dalgaları da seveceksin,sevilmek istiyorsan, önce sevmeyi bileceksin,uçmayı seviyorsan,düşmeyi de bileceksin. korkarak yaşıyorsan,yalnızca hayatı seyredersin. öyle bir hayat yaşadım ki,son yolculukları erken tanıdım öyle çok değerliymiş ki zaman, hep acele etmem bundan,anladım..”Nietzsche...

Bence önce insan olmalı insan, egosunu, içindeki kötülükleri aşmalı, yani hayatı sevmeyle yakalamalı. Sürü gibi olmak, sürü gibi yaşamak yada sürü gibi davranış biçimi göstermek hayatı anlamaya, sevmeye, anlamlandırmaya yetmiyor. Sevdayı, sevgiyi, sevinci, hüznü anlamaya, anlatmaya yetmiyor… Çağının yükümlülüğünü, bilimselliği, teknolojiyi, birey hakkını, demokrasiyi, insanlığın önemini anlamaya, anlatmaya yetmiyor…
Toplumsal kimlikten çok, insan önce kendi bireysel kimliğini, kişiliğini kazanmalı (elde etmeli) ve bu mival üzre kimliğini oluşturmalı, kurmalı ki insan asıl kendisi olabilsin… İnsanın toplumsal olabilmesi için zaten öncelikli kendi mantığını, düşünsel mekanizmasını devreye sokmasıyla mümkün, sürüden ayrılmasıyla…
Hayatın bütün yönlerini araştırmadan, okumadan, aydınlanmadan nasıl anlamlandırabilsin, anlayabilsin hayatın gizemini ve önemini insan..
Kitle sözcüğünün asıl sürü yada kalabalıklar anlamına geldiğini şüphesiz ki hepimiz biliyoruz ama bunun asıl ne anlam içerdiğinin üzerinde durup düşünmüyoruz…
Hepimize, istemesekte oynayacağımız bir rol biçilmiş, başkalarının seçtiği sahnede, elimize verilen replikleri papağan gibi tekrarlayıp duruyoruz.
Şartlandırıldığımız bir kaç beylik söz, dua, yada devrimci bir kaç söylemle geçiştirip gidiyoruz hayatı. Sonra da dönüp geri kalmışlığımızdan, çağı yakalayamadığımızdan dem vuruyoruz..
Bırakın ilerlemeyi insanlar kendi duygularını, düşüncelerini, isteklerini, istedikleri doğrultuda yaşayamıyor bile, hep içinde saklı kalıyor bunlar. Rol yapmadan kimse kendi gerçeğini oynayamıyor, kendisi olamıyor. Utanmadan, saklamadan, sıkılmadan bir gün maskelerimizi yere bırakp asıl kendimiz olabilirsek ancak o zaman gerçek ve asıl kişiliğimizi, kimliğimizi elde edip kendimiz olabiliriz…

Bir gün rol yapmadan asıl kendinizi oynarsak, içimizi dışınıza çevirerek kendi hayatımızı yaşarsak…Bakın o zaman streslerden uzak ne kadar rahatlayacağız…

İnsan önce düşünmeli, istemeli ki, aydınlığı, güzelliği düşünüp güzelleşebilsin. Çünkü asıl güzellik insanın beynindedir, yüreğindedir, içinin kıpırtılarındadır.

İçinde, beyninde kini, nefreti, düşmanlığı yada yalanı, dolanı, hilleyi, onursuzluğu barındıran insan güzelleşebilir mi hiç.?

Bir gün dünyada ki bütün insanların kinden, nefretten uzak, sevmesi, güzelleşmesi, aydınlanması, kendisi olabilmesi dileğiyle…


Sol Yanım Güvercin

Benim ömrüm kimsesiz bir çığlık
kırık bir figan akarsularda sesim
çağlayanlara vurur yankısı

mavisi yağmalanmış bir gökyüzüyüm
karanlığın ortasında
kendi içinde taşıyan aydınlığını

örselenmiş çocuk gözleriyim
ömrümün deltasında yapayalnız
sol yanim guvercin uçurumları emzirir
sağ yanım karanlık kakülleri kan

ah! kalbim
ah! duyarlı yanım
ortak oynanan bir oyunmu hayat
herkesin kendisini oynadığı
yalnız bir tragedyayım ben
maskesiz seyircisiz
her gece uykuya yatmış bir dağ gibi kederli

kirpiklerini sulara dökmüş bir çiçeğim
silahsızım kuşları vurulmuş bir gökyüzünde
bir kar çölü ıssızlığıyım, durgun bir göl suyu sessizliği
her gece bir ateşdağına tırmanıyorum
bir kahır dağına
hiç bir yol çıkmıyor umuda
kalbimi iki buzdağının arasına koyup uyuyorum
bir başka bahara açmak için çiçeklerimi

denizi olanlar mavi gözlüdür belki
ben kavruk bir çöl gibi yangınım
bir doğulu kadar esmer ve tedirgin
aşiretlerin terkettiği örenlere benziyor
kaygılardaki yüzüm
yollar kar, dağlar karanfil
göz göz oldu yaralarım bağlayamam

gel yürek sıcağı bir ezgiyle ört üstümü
‘ örtki ölim’ (*’Erzurum ağzı’)